Köşe Yazıları

1 SANİYE

Tren istasyonunun ne kadar yalın ve dingin olduğunu fark etti o saatte. Van Gogh’un çok değerli bir tablosu gibiydi istasyonun görünümü; asla renk karmaşası yoktu. Yolcular için ayrılan banklarda sadece O ve kendisi oturmaktaydı. Gerçi çocukluğunda bank da denmezdi ya bunlara. Biriyle istasyonda buluşacaksan eğer, “sen oturaklarda otur, beni bekle” denirdi. Beklerdi de önden giden kişi. Oraya gelecek olanın gelmesi hiç sıkılmadan, üşenmeden beklenilirdi. Sanki hiç kimsenin, hiçbir şey için acelesi yoktu o zamanlar.
“Merhaba bayım, kusura bakmayın. İstasyonda sizden başka hiç kimse olmayınca sizi rahatsız etmek durumunda kaldım. Saatiniz kaç acaba, öğrenebilir miyim?“
Gazetesinden sessizce başını kaldırdı orta yaşlı adam. “Estağfurullah, ne demek.” diyerek sol kolundaki saate baktı. “Saat 8 efendim.”
Evde, siyah beyaz televizyonun başında olsaydı “Saat 20, şimdi haberler.” anonsunu duyacaktı. Birden bu geldi aklına. Daha sonra da saatin kaç olduğu söylenirken, yirmili rakamların telaffuz edilmesinin kendisini ne kadar rahatsız ettiğini anımsadı yine. “Saat 8.” Böyle söylemek daha net ve daha kolaydı oysa.
“Teşekkür ederim bayım. Bizim buralardan değilsiniz galiba? Zannedersem sizi ilk kez görüyorum bu istasyonda.”
“Rica ederim. Aslında buralardanım. Lakin epey zaman oldu gelmeyeli. Çok uzun bir süredir buralarda değildim.”
“Simanız pek tanıdık gelmemişti zaten. Tanışmak isterim sizinle. Adım Tuğrul.”
Tokalaşmak için kendisine sağ elini uzatan Tuğrul’a karşı hala bankta oturmakta olduğunu fark eden orta yaşlı adam, yaptığı saygısızlığı bir an önce sonlandırmak için hızla ayağa kalktı.
“Memnun oldum efendim hatta benimle aynı ismi taşıyan bir beyefendi ile tanıştığım için daha çok memnun oldum.”

İki Tuğrul memnunluk içinde el sıkışırlarken az önce saati soran yaşlı adam,
uzun yıllardan beri yeni bir Tuğrul ile tanışmadığını da fark etmişti. Biraz sonra
aynı bankta yan yana oturup, güzel bir sohbete başlayacaklardı.
“Burada yaşıyorum. Kendimi bildim bileli de buradayım. Ara sıra eskiden
yaşadığım mahalleye uğramak için şehrin bu taraflarına gelirim. Gelişim de,
dönüşüm de trenle olur her zaman. O yüzden bu istasyona gelip giden simaları
bilirim az çok. Peki sizi yıllar sonra buralara getiren nedir? Umarım üzücü bir
sebepten burada değilsinizdir.“
“Yok yok üzücü bir durum için buralarda değilim. Hem baba toprağına
duyduğum özlem hem de bir yakınımı aramak için diyelim.”
Yıllardır bu şehirde yaşamakta olan Tuğrul, kendisinden yaşça epey küçük
görünen orta yaşlı adama merakla baktı. Her zamanki gibi göz kapakları yine
kısılmıştı. Merak, hüzün, heyecan gibi duygular yaşadığı zaman hep göz
kapakları kısılırdı.
“Demek bir yakınınızı arıyorsunuz? Kimi aradığınızı söylerseniz belki size
yardımcı olabilirim. Herkesi tanırım ben buralarda.”
“Yardımsever tavrınız için teşekkür ederim. Lakin bunu size şimdilik
söyleyemem.”
Şaşırmıştı yaşlı adam. Yıllar sonra kendiyle aynı adı taşıyan bir kişi ile
karşılaşmış, o da oldukça gizemli çıkmıştı. Geçmişten hatırladığı tek adaşı ise
Tuğrul dedesiydi. Yüzünü, gözünü, ceketini, hiçbir yerini gözünün önüne
getiremiyordu dedesinin. Siması hayal meyal de olsa yoktu. Tek hatırladığı iyi
kalpli ve babacan bir adam olduğuydu.
Elindeki gazetesini banka bırakıp ayağa kalktı orta yaşlı adam. “Çocukluğumda
sık sık gelip su içtiğim çeşmenin hala yerinde duruyor olması beni çok
sevindirdi” dedi. Yavaşça çeşmeye doğru yürüdü.
Tren istasyonunun girişinde küçük bir çeşme vardı. Son derece basit ve
sıradandı. Yıllardır orada olan çeşme tüm basitliğine rağmen küçük istasyonun
simgesi gibiydi. Hemen girişte, merdivenlerin yanındaki çiçek dikili alanın tam
önündeydi. Suyun aktığı yerde, kenarları taşla çevrili küçücük bir havuzu vardı.
” Kim bilir bugüne kadar kaç insan buradan su içmişti? Yine kaç tane kedi,
köpek küçük havuza düşen suları çiçeklerin içine gitmeden önce içmiş ve
susuzluğunu giderme fırsatı bulmuştu.” diye düşündü yaşlı adam. Çocukluğunu hatırlamak için aklının içinde debelendi ama tıpkı dedesi Tuğrul’da olduğu gibi onu da bulamadı. Hava, tatlı bir akşam kızıllığına bürünürken istasyon aynı dinginliğini korumaktaydı.
Orta yaşlı adam suyunu içmiş, yüzünü yıkamış, ellerini pantolonun arka cebinden çıkardığı beyaz bir kumaş mendil ile kurulamış, şimdi de o mendili katlamaktaydı. Sessizce onu izledi yaşlı adam. Adaşı hem gizemli hem de tuhaftı üstelik.
“Hep böyle geç mi gelir tren?” diye sorduktan sonra yarı ıslak mendili yine arka cebine koydu adam.
“Aslına bakarsanız genelde geç gelir fakat bu günkü kadar beklediğimi hiç hatırlamıyorum.”
“Epeydir mi bekliyorsunuz efendim?“
“Saatim yoktu. Buraya kaçta geldim bilmiyorum. Bayadır burada olduğumu biliyorum sadece.”
“Kusura bakmayın. Saatiniz olmadığını unutmuşum. Peki bugün mü geldiniz istasyona?”
Bir an için duraksadı yaşlı adam.
“Evet bugün geldim tabi ki. Çocukluk mahalleme gittim. Eskiden lojman evleri vardı orada. Çok oldu ama yıktılar o evleri. Bizde o evlerde otururduk. Şimdilerde park tarzı bir şeyler var ama yine de sık sık giderim ben. Özlüyorum çünkü. Sonra da buraya geldim dönüş trenim için. Neden sordunuz peki?”
“Aslına bakarsanız ben birkaç gündür buralardayım efendim. Geldiğim günden beri sizi de buralarda görüyorum. Tren çok kere geldi gitti. Hiçbirine binmediniz.”
Gözlerini kıstı yaşlı adam. Alnı da kırışmıştı bu sefer. “Yok o ben değilimdir” diyebildi ama korkmuştu. Orta yaşlı, kibar adam gülümseyerek kendisine bakıyordu.

“Hem sen onu bunu bırak da kimi aradığını söyle bakalım. Tuhaf tuhaf konuşma karşımda.” Yaşlı adam bunları söylerken sizli bizli konuşmayı bırakmış, korkusunu yenmek istercesine çıkışarak konuşmuştu bu kez.
“Dedim ya şimdilik bunu size söyleyemem ama vakti gelince ilk öğrenen de siz olursunuz zaten. Emin olun.”
Yaşlı adam pür dikkat kesilmişti.
“Çocukluğumda bu çeşmeden su içerdim dedin. Sen çocukluğunu hatırlayabiliyor musun peki?”
“Tabi efendim. Bu çeşmeyi, trenci Edip Amca’yı, bayram sabahlarını, gazoz kapaklarını hatta Tuğrul Dede’yi… Hepsini hatırlayabiliyorum.”
Çok ama çok şaşırmıştı yaşlı adam. Dedesi ve bu çeşme hariç diğerlerini adam söyleyince hatırlayabilmişti ancak. Gazoz kapakları, trenci Edip…
“Ne yani tüm geçmişini hatırlatabiliyor musun sen?”
“Üstü şekerli tatlı maya simitler, kışın bu istasyonda çay bardağında satılan salepler, tren istasyona yaklaşırken trencilerin ellerinde tuttukları kırmızı ışıklı alet, şu cam kulübede kışın yaktıkları odun sobası. Hepsini hatırlıyorum. Hatta şu kare taşlarda sek sek oynayan kız çocuklarını bile.”
Şaşkınlığı iyice artmıştı yaşlı adamın. Kısıldıkça kısılan gözleri uzaktaki bir tanıdığı arar gibi bakıyordu. Yıllardır aklına gelmeyen her şeyi sayıyordu art arda bu adam. Üstü şekerli simitleri bile. Halbuki bayılırdı onlara. Nasıl unutmuştu ki?
İstasyonun yüksek tavanından sarkan eski, geniş çanaklı sarı ışıkların çoktan yanmış olduğunu fark etti. Hava iyiden iyiye kararmıştı. Yine su içmeye gitmişti adaşı. Mendilini aynı şekilde katlayarak kendisine doğru yürüdü. Birden adamın yüzünün değiştiğini fark etti. Gözleri eskisi gibi görmüyordu bu sanki başka bir şeydi. Kendisine yaklaştıkça adamın yüzü tekrar eskisine döndü. Uzaktayken daha yaşlı bir suratı vardı. Göz bozukluğundan değil, alenen öyleydi işte suratı. Bir yaşlı, bir genç oluyordu. “Salepçiler gelmiyor artık” diyebildi yaşlı adam. Sadece gülümsedi adaşı.

“Beni neden arıyorsun?” diye sordu bu kez.
“Bakın efendim, kimi aradığımı ilk siz öğrenirsiniz demiştim, öğrenmişsiniz bile”. Yine gülümsüyordu.
Bu kez de yaşlı adam gülümsedi konuşurken.
“Tren gelir mi sence?”
Bilmem dercesine dudak büktü orta yaşlı adam, gülümseyerek.
Birden çarşıya çıktıkları zamanlar babasıyla birlikte treni bekledikleri günleri hatırladı. İstasyonun köşesindeki kulübede Edip Amca küçük bardaklara tek demlikli çaydanlıktan çay dolduruyor, bir yandan da babası ile ayakta sohbet ediyorlardı. Yaşlı adam çok zorlansa da geçmişindeki kendini, çocukluğunun tren istasyonunda bulmuştu.
Önlerinden bir kedi geçti sallana sallana. Her iki Tuğrul’a birden selam verdi…
*
Kız sessizce içeri girdi.
Babasını uyandırmamak için parmaklarının uçlarına basa basa yürüdü. Komodinin üzerinde açık duran defterin sayfasını çevirdi. Yeni boş bir sayfa daha açtı. Olur da babası bir an için bir şeyler hatırlar diye sürekli baş ucunda açık bir defter bırakıyordu.
Şunu çok iyi biliyordu ki bir an bile normale dönse babasının yapacağı ilk iş tıpkı eski günlerdeki gibi kağıdı, kalemi eline almak ve yazmak olurdu. Her gün yaptığı gibi defterin boş sayfasının sağ üst köşesine bugünün tarihini yazdı. Kalemi defterin ortasına bıraktıktan sonra yine sessizce odadan çıktı.
Kapanan kapının tıkırtısı ile uyandı Tuğrul. Tavana baktı. Gülümsedi kendi kendine 1 saniyeliğine…
*****
Yapılan bazı bilimsel araştırmalar Alzheimer hastalarının çok ender de olsa rüyalarında geçmişlerine dair bazı şeyleri hatırladıklarını ve yine çok ender de olsa bunları karmaşık kelimelerle anlatmaya çalıştıklarını ortaya koymuştur.
Hastaların gerçek hayatı fark edip, normale dönme durumu ise en iyimser vakalarda günde sadece 1 saniyeden ibarettir.

Uğur ERTURAN
07.04.2021

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz Atın

Kapalı
Başa dön tuşu
Kapalı