Köşe Yazıları

                BABİLLİ  ZÜHRE

Yaşamsal Gelişim Akademisi’nin  resim ve heykel sergisi etkinliğinde bir kadın vardı.  Güzelliğinin büyüsü sergilenen sanat eserlerinin üzerine bir sis bulutu gibi çökmüş, sergilenen sanat eserlerini gölgede bırakmıştı.

Herkesin bakışlarını üzerinde taşıyan, dişiliğinin cumhuriyetini her hücresinde ilan eden bu kadın oldukça şıktı. Yüksek bedeninden bir yağmur damlası gibi akan somon rengi elbisesinin göğüslerini kapatan çapraz tül detayı ben dahil herkesi etkisi altına almıştı. Omuzlarını altın rengi, metal bir aksesuar ile süslemişti. Rengi turuncuya çalan dalgalı saçları sol tarafına özenle yerleştirilmişti. Yüzünde neredeyse hiç makyaj  yoktu. Zümrüt yeşili badem gözlerine eşlik eden çilleri evrenin boşluğunda yer bulan gezegen kümeleriydi adeta.

Martinisini naif bir edayla bitirip  boşalan kadehi garsonun tepsisine bıraktıktan sonra yanıma geldi. “ Merhaba ben eski zaman ülkesinin Babilli Zühre’si.”

“Öncelikle size de merhaba fakat merhaba ve Zühre kelimeleri dışındaki söyleminiz üzerimde şaşkınlığını ironiye taşıyan bir etkiye dönüştü. Kusura bakmayın.”

“Hiç önemli değil,  melekler kusura bakmaz zaten  Melike Hanım.”

Şaşkınlığım giderek artmıştı. İsmimi bilen, melek olduğunu iddia eden, tuhaf söylemli bu güzel kadın kendisine soru sormama izin vermeden koluma girdiği gibi beni terasa çıkardı. Eliyle gökyüzündeki Kutup Yıldızı’nı  göstererek:” Şu yıldızı görüyor musun? İşte ben oradan geliyorum buraya.”

İsmimi bilmesinin dışında tüm kalbimle paranoyak olduğuna inandırdığım kendimle sırf kalbi kırılmasın  düşüncesiyle dinliyormuş gibi yapıyordum onu. O ise bana  anlatıyordu:” İdris Peygamber zamanında  Babil’de yaşayan sıradan  bir kadındım ben. Bana zarar veren eşimden boşanmak için Babil’de  kadılık yapan Harut ile Marut’a sığındım. Meğer ben  güzelliğim ile melekler aleminin sınavıymışım. İçlerine nefs üflenip yeryüzüne indirilen ve melekler aleminin en güvenilir iki meleği olan Harut ile Marut benden etkilenip nefslerinin tuzağına düştüler. Şimdi bir kuyuda baş aşağı şekilde kıyameti bekliyorlar. Bense yıldız olup göğe yükseldim. Şu an meleğim ve bir  görevim var. Zarar gören çaresiz insanları Venüs’e götürebilme izni aldım.

Gözümün önüne içip tepsiye koyduğu martini kadehini getiriyor, bana görünenler ölçüsünde onun melek olmadığını ispata çalıştığım şu cümleyi kuruyordum:” Ama sen içki içtin melekler içki içmez ki?”

Yüzüne anlıyışlı bir gülümseme yerleştirmişti. Bu gülümsemenin altında ezilmiş, rencide olmuş ruhum düşüncelerimden önce mahcubiyetini ikrar etmişti benliğimde. “Anlıyorum… Çok eskiden ben de insandım çünkü. Biliyor musun, hiçbir şey göründüğü gibi değildir ve  insanlar  sadece iki çeşittir. Birincisi gönül gözüyle görenler ki bunlara rindane denir. O rindaneler ki her şeyi hoş görürler. Onlar acının içinde tatlıya, kötünün içindeki iyiye odaklanır. Onlar dünyanın ve dünya nimetlerinin peşinde olmaktan ziyade anın özünde olmayı yeğleyenlerdendir. Onlar için bir gönülün yanında cihanın pul kadar değeri yoktur. Cennet, huriler, ırmaklar için Allah’a secde etmezler. Onların amacı gönül evine girmektir her daim. Geçiciliğin bilincindedirler. Hiçliğin varlığında yükselirler. Onlar karşıdan tezat  görünür lakin etrafına yansıttıkları aşktır.

İkincisi ise sadece gözüyle görenler ki bunlara zahid denir. Onlar kaba sofudur. Aşktan yoksundurlar.  Allah’ın emirlerini gösterişle süsleyip kibir aynalarında yansıtırlar. İnemedikleri derinliğin hakkını seslerini yükselterek verdik sanırlar. Herşeyin dış yapısını görürler. Dar görüşlerinin çıkarımlarıyla toplum veya toplumlara öğüt vermeye çalışırlar. Samimiyetsiz ve sıkıcıdırlar. Söyledikleri ile yaptıkları arasındaki tutarsız boşluk onları gülünç duruma düşürür. Yine de anlamaz, karşısındaki rindanelerin cehenneme gideceği inancıyla mutlu olurlar. Bilmezler ki rindane gönüllerdeki aşk onlarda yoktur.”

Kızaran yüzümle “ne yani bana zahid mi demek istiyorsun?” “ Hayır sen zahid öğretisi almiş rindanesin. Öyle olmasaydı beni çoktan terketmiş olurdun. Bana tahammül etmeni sağlayan şey kalbimi kırma endişendi. Paranoyak olmamı zannetmeni hesaba katmıyorum bu arada sana kıyak geçeceğim.” Muhteşem yeşil gözlerini gözlerime işlemişti çoktan. O bir insandı. Yıldız olmuştu. Şimdi ise melek olduğunu söylüyordu. Yıldızlığından kalma ışıltılı gülümsemesini  gördüğümde inanmıştım ona. Tek derdim rüya olmadığına kendimi inandırmaktı.

“O zaman senden zahid dilinden bir şey istesem?  Hadi bana kerametini göster.” Kahkaha atarcasına gülmeye başladı. Bu öyle bir tınıya sahip kahkahadı ki içimi neşeyle dolduruyordu. “ Pekala , üçüncü felekten gelen, gök ile gündüzün kızı, Çoban Yıldızı, Nahid, feleğin sazendesi, Venüs, bu sadı asgar, Babilli Zühre emrinize amadedir. Dileyin benden ne dilersiniz?”

O an dünyanın en mutlu, en heyacanlı, kendini en değerli hisseden kişisi seçilse şüphesiz ben olurdum. Mutluluk sarhoşluğum ve şaşkınlığımdan aklıma bir şey gelmiyordu. Gülüyordum sadece. Sırf bir şey istemek için ağzımdan “kaymaklı künefe” kelimesi çıktı. Bir de buna gülüyordum. Düşünsenize karşımda Babilli Zühre ve benim ondan ilk isteğim kaymaklı künefe. Gülmekten sulanan gözlerimi sildiğimde elinde küçük boy bakır çanakta Hatay usülü, üzeri  kaymaklı künefe vardı. Bir de buna gülüyor, kendimi çimdikliyor, elinden aldığım künefe tabağıyla künefenin gerçekliğini test ediyordum. O ise bana:” fazla kilo alma diye kerametimi küçük boydan yana kullandım.” Diyordu ve ben bir kez de  bu espriye ağız dolusu gülüyordum.

Kulağıma fısıldıyan  bencilliğim bana onu bir an önce buradan götürmem gerektiğini söyledi.  Başkaları ona  benim inandığım gibi inanmamalıydı. Onun metafizik yönünü keşfetmemeliydi. O yüzden kendimi toparlamakta gecikmedim. Gösterdiği düşünceli keramet karşılığında teşekkür ettikten sonra “ haydi buradan gidelim” dedim. Ve o tüm duygu ve düşüncelerimin farkındaydı.

Akıp giden zamanın bizi sarmalayan saniyelerinde evime giden istikamette, daha çok yürüyerek varoluyorduk ve herkes ona bakıyordu. Bense onun gölgesinde kazandığım özgürlükle, gecenin bir vakti bir kadın olarak ilk kez korkmadan adımlar atıyordum. Artık çantama sıkı sıkı sarılmama gerek yoktu. Kendini bilmez serseriler peşime düşerse yüreğim ağzıma gelmeyecekti. Karşılaştığım ilk metal temalı çöp kutusuna çantamdan çıkardığım biber gazını bıraktım.Artık kim bana ne yapabilirdi ki Tanrı dışında . Size bu hissi anlatmam zor,  kelimelerin kifayetsiz kaldığı yerdeydim.

Evime geldiğimizde, onun kerametinden lezzetli bir kahve eşliğinde birbirimizi dinledik. İnsan halinin kadınlık anılarını anlattı bana. Anlattıklarından anladığım dünyanın bir arpa boyu yol almadığıydı. Dünya şekil olarak değişmişti fakat, derinliğinin boyunda hep aynı kalmıştı ve kendini tekrar edip durmuştu.

“Peki ya sen, künefe ve kahve dışında en büyük hayalin nedir?” diye sordu bana. Derin bir nefes aldıktan sonra, göz yaşlarım eşliğinde”  insanların iyileştirilmeyen acılarına duyarsız kalınan  bu dünyada acı çeken, haksızlığa uğrayan, her güne duyduğu acının etkisiyle başlayan ve bununla ölmek zorunda bırakılanlara yardım etmek isterdim. Ya hep beraber mutlu olalım ya da hiç. Böyle bir şey mümkün değil, biliyorum.Kendimi Stephan King’in romanındaki “John Coffey” gibi hissediyorum. Bu duyarlı kalbimden yoruldum.” Dedim kalbimi tutarak.

Karşımdaki melek de ağlamaya başlamıştı benimle beraber. Ağlıyorduk. Acılı insanlara, çaresiz hayvanlara, çıkar uğruna toprağından çıkarılan ağaçlara, çiçeklere…Sarıldık sıkıca birbirimize. “Beni senin yanına getiren senin duyarlı kalbindi. Sen benim dünyadaki yansımamsın. Bu kutsal görevde bana yardımcı olur musun?” “ Tabiiki  hem de seve seve” diye karşılık vermemden  sonra hemen işe koyulduk. Yeşil renkli, görünüşte hiç sağlam değilmiş hissi veren grafon kağıdına altın renkli bir kalemle başlık attık. “ Venüse’e Gidecekler Listesi” İlk grubumuz çaresiz, evlatlarının gözleri önünde acımasızca öldürülebilme ihtimalinde olan kadınlardı. İlk onlara ulaşacaktık. Listemize yazdık isimlerini bir bir. Sonra çocuklar, yaşlılar, eziyet gören hayvanlar… Zaman ilerlerken yeşil renkli grafon kağıdımız Venüs’e gidecekler ile dolup taşıyordu. Dolup taştıkça umudun gayretiyle yenilerine yer açıyordu, tezat görüntüsünün duyarlı dayanıklılığıyla sağlamlaşıyordu.

YAPRAK KARAHAN

 

.

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı