Köşe Yazıları

DUVARLI KADINLAR ÇIKMAZI

Sıcak bir temmuz ayının üzgünlüğüme eşlik eden yakıcılığıyla bulunduğum şehrin sahiline gelmiştim. Deniz, ben ve kırılmışlığım bütünleşmiş bir durgunluğun içinde kayboluyordu.

Size şunu söyleyeyim. Bu dünyada kadın olmak zor iştir ve  imkansızlığı cebinde taşıyan umuda kanadı kırılmış bir kuş gibi uçmayı gerektirir. İnsanlığınızı dişiliğinizin gölgesine gizleyen zihinler  muhteşem kalçalarınızı, gögüslerinizi ve bacaklarınızı gösterir size.  Varlık batağınızda çırpınırsınız  o kadar.

Ne mi kalır?  Kendini gerçekleştirmek için içinde sadece kimliği elinden alınmış koca bir “ama “ bağlacı  ve içini dolduramadığı üç nokta.

Kadın kainata bir umutla gelir ve geldiği o kainatta önünde devasa  bir kanon duvarı ile karşılaşır. Dünyanın kadını içinde ağırladığı ilk  günden bu güne  birleşsek bu duvarı yıkamayız, çünkü korkudan gelemeyenler olacak. Saçından sürüklenip götürülenler, öldürülenler…

Feminist, anarşist,  ahlaksız kadın deyip geçecekler. Sözleşemediğimiz yaşama bakacağız mor çatılı evlerimizin penceresinden.

 

Biz,  insandık sadece ama onlar bize daima kafalarındaki algıyla baktılar.  Elimizin hamurunu sevdik. Kucağımızdaki bebeğe gözümüzün nuruyla baktık kimsenin bakamayacağı kadar. Köpüklü şarkılarla yıkadık tenceremizi tavamızı. Tabağımızdaki yemeği yarım  bıraktık kalçalarımızın formunu korumak adına.

Bir gün öğrenilmiş çaresizliğimiz dayanamayacağımız bir noktaya geldiğinde bir düşünce kahvesi yaptık kendimize, pencereden dışarı baktık. Şarkı söylesem, dans etsem, yazsam…  Hayatıma bir renk gelir mi acaba?   Oldukça sıradandı insanca yaşamak adına.  Sen kadınsın dediler,  insanlığımızın unutulduğu yerden hiç çıkamadık böylece.

Ben kendimi yazma sorumluluğunda hisseden biriyim. Yazmak istedim. Yazdım da.  Kitabım,  kılıfına uydurdukları gerekçelerle toplatıldı.

Kalbim hüzünle yıkanan bir durgunluğun içinde şimdi ve sahildeyim, kulağımda kimselerin duyamadığı bir piyano eşliğinde.

Denizi severim, hayatın gerçekliğini izliyormuşum gibi gelir ,  içine girenleri dalgalarıyla kıyıya fırlatır. “Haddini bil  senin yerin güvenli kıyıların fazla açılma!”

Benim tarzımda yazan bir çok yazar tanıyorum onların yazdıkları toplatılmadı. Tahmin etmişsinizdir çünkü onlar erkek. Bir kadına böyle bir kitap yazmak yakışmazmış. Ne alakası var?   Çıkamadığımız yokuş bu sadece.

Başımı kaldırdığımda dalgarın içinde bir şişe görünüyordu. Çok geçmeden dalga şişeyi ayağımın dibine bıraktı. Dışı yosun tutmuş cam bir şişeydi. Elimle dışındaki yosunları temizledikten sonra içinde mor renkte çok farklı bir taş ve rulo haline getirilmiş bir kağıt vardı. Şişmiş mantar tıpasını güçlükle çıkardıktan sonra içindeki kağıt ve taşı dalganın ulaşamayacağı bir noktaya döktüm. Yazıyı okumaya başladım:

“ Bu yazıyı okuyabiliyorsanız aynı kederden geçmişsindir.

Senden istenilen  mor renkli ışın taşıyla 1800 yılının  İstanbul’una gitmen.  İster misin? Haydi taşı  kalbinin üzerine koy!”

Kağıdın benden istediğini yaptığımda eski bir tahta kapının önündeydim. Üzerimde eflatun, kadife bir feraceyle kapıyı tıklatıyordum. Çok geçmeden açılan kapıdan beyaz sargılı kavuğunun altından uzayan yüzü, bu yüze yayılmış uzun kaşları ve sakalıyla bir adam göründü. Bir elinde tuttuğu kitap “Zenanname” idi ve beni minyatürlerde resmedilen bir saygı dilinin inceliğinde içeriye davet ediyordu.

Bir şöminenin etrafında ateşi seyreden dalgın bakışlı üç kadın minderlerinin üzerinden kalktılar beni görünce ve hep bir ağızdan “hoş geldin” dediler.

Elini ilk uzatan etine dolgun, yuvarlak yüzlü bir kadındı. Boynunda bir koyunun kıvırcık tüyleri gibi kabaran bir atkı vardı.” Ben Fatma Aliye” dedi ve diğerlerini  tanıtmaya koyuldu:” Bu ilk kadın romancı Aphra Behn, bu Susan  Gubar, kapıyı sana açan da Enderunlu Fazıl.” Ardından  şöminenin yanında bana ayrılan minderi işaret etti.  Kabarık elbisesi, kıvırcık saçları , oval yüzlü güzel ve zarif Aphra Behn söze başladı:

“ Ben Aphra Behn, On yedinci yüzyıl İngiltere’sinin tek kadın oyun yazarı, tarihin hakkımda söylediği o ilk kadın romancı olan kadınım. Kadını görünür kıldığım için ağır eleştirilere ve saldırıya maruz kaldım. Ötekileştirildim, yıpratıldım ve yargılandım, oysa tek yaptığım kadına insan gözüyle bakmaktı.” Derin bir sessizliğe büründü.

Kendini anlatma sırası Susan Gubar’a gelmişti:

“ Bizim kitabımız  şu cümleyle başlar “ kalem metaforik bir penis midir?” Yazarlığın sadece erkeklere aitmiş gibi görünen, kadın yazınca fahişe olarak nitelendirilen bir dünyadan  çırpınarak geçmiş, bunun mücadelesini vermeye çalışmış, Tavanarasındaki İki Deli Kadın’dan biri Susan’ım.”

Bu kez sahneye çıkma sırası Fatma Aliye’de idi:

“ İslam dünyasının ilk kadın roman yazarı diyorlar bana ben Fatma Aliye, kız olduğundan kendisine ders verilmeye layık görülmeyip abisinin aldığı derslerden gizlice faydalanan Ahmet Cevdet Paşa’nın kızı. Eşi kitap okuduğunu görecek diye yüreği ağzına gelen Aliye, isminin anlamına sığındığı romanıyla  kendini gerçekleştirmeye çalışan Aliye…”

Dört kadının içinde tek erkek olan Enderunlu Fazıl’a geldi sıra:

“Bana Enderunlu Fazıl derler ama asıl adım Hüseyin’dir benim. Genelde akıllara cinsel tercihimle gelirim lakin şairim, devşirme terbiyeli. Kadınlarla ilgili ilk kitabı ben yazdım fakat yasaklanıp toplatıldı.”

Şöminenin yanında, bilmem kaçınçı yüzyılın içinde durgunluğumuzda çoğalıyorduk. İnsanca yaşamak adına verdiğimiz yorucu mücadelenin yasını tutuyorduk.

Karamsar baktın,içimizi kasvetle yıkadın diyebilirsiniz.   Bazı kadınların değil, tüm kadınların önce insanlığının görüldüğü, balığın kavağa çıktığı vakit kasvetimiz dağılır belki.

YAPRAK KARAHAN

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı