Köşe Yazıları

GECE YANIĞI      

Hoşçâ bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen Merdüm-i dÎde-i ekvân olân âlemsin sen Şeyh Galib ( Ey insanoğlu kendine hürmetle yaklaş; çünkü sen, kainatta yaratılmışların gözbebeğisin)

Siyah renkli kaşe kabanımın yakasını yukarı kaldırıp, yorgun bedenimi sürüyerek işten eve dönüyordum. Memleketimin her köşesinde aynı dansı sergileyen sokağından geçiyordum. Bu öyle bir sokak ki çamurların yıkadığı, yarısı gri, yarısı insana çalan kaldırım taşları, ellerinde ve kulaklarındaki telefonlarıyla koşuşturan insan toplulukları,çocukluğunu doğduğu gün kundağa sarıp kaldıran mendil satıcıları, memleketin halinin nereye gideceğini kestiremeyen, ellerinin şekillerini bastıkları beyaz önlükleriyle sigara tokuşturan esnaf lokantacıları, müşterisinin hayalindeki saç rengini tutturamayıp, aynayla tartışmaya giren kuaförün camına yansıyan beden dili, kızların bacak boyunun peşinde sürüklenen sözde delikanlıları, Cuma hutbesi frekansının dua sermayeli dilencileri, gelecek falcıları, iş dönüşü koştur koştur çocuğunu okul ya da kreşten alan yemek telaşındaki yorgun anneleri, hıncını kornayla süsleyen sinirli akşam şöförleri ile memleketimin sıradan gösterisini oluşturuyor, bir ikindiyi akşama devretmenin son rötuşlarını yapıyordu.

Bense ellerim cebimde gösterinin bir parçası olduğum bu sokakta dalgınlığımı süpürüyordum. Derken,  çalan telefonum  beni daha önceden bildiğim fakat altını çizmediğim bir farkındalığa sürükledi.

Arayan eşimdi ve benden yapacağı keke aroma vermesi amacıyla hindistan cevizi yağı sipariş ediyordu. Söylediğini yaptım. Aktara girip, hindistan cevizi yağı aldım.Bu nasıl bir şey dedim kendi kendime. Cam bir kavanozda , yüz elli gram ağırlığında beyaz bir madde. Merakımı gidermek amacıyla siyah kapağını istenen yönde çevirmek suretiyle açtım. Kapağı açar açmaz burnuma gelen koku, beni yirmi yıl önce büyük ninemle yaşadığım bir anıya götürdü.

Yirmi sene öceydi. Benim büyük ninem ki ben onun torununun çocuğuyum. Ziyaretine gitmiştim annemin zorlamalarıyla.

Kilitsiz, yeşil boyalı tahta dış kapısı herkese açıktı.Kolayca torununa da açılıverdi.Birbiriyle yarışan rengarenk  çiçekleri, çocukluğumda tepesinden inmediğim erik ve kayısı ağaçlarıyla beni selamlıyordu.

Ninem bu bahçede çocuklarının çocuklarıyla beraber on beş evlat yetiştirdi. Bahçesinden geçip ninemin nerde olduğunu bulma çabasıyla girdim içeri. Duvarlarında sağlı sollu kalaylı bakır çanakların tesbih böceği gibi sıralandığı dar bir koridordan geçtim.İşte! Bir asırlık ulu çınar karşımda duruyordu.Siyah üzerine kırmızı renkte çiçek disenli örtülü sedirinde oturmuş, hac ziyaretinden aldığı gül kokulu pembe tesbihini çekiyordu.

Hırsız gibi içeri girdiğimin, karşısında dikildiğimin farkında değildi. Yüz yaşındaydı. Duyu organlarının işlevi büyük ölçüde terketmişti onu ama aklı yerindeydi Dudu Sultan’ın . Fırsattan istifade , kendimi belli etmeden,gözlerimi gezdirdim odada. Herşey çocukluğumdaki gibiydi. Kuzenlerim ve kardeşlerimle kikirdeyerek sedirden zıplayıp yere düşürmeye çalıştığımız duvarda asılı geven otu süsü, bütün aile fertlerinin üç kuşak vesikalık fotoğraf albümü, rahmetli Hasan dedemin siyah beyaz gençlik fotoğrafı, ara ara iç içe geçmiş, baklava dilimini andıran, kök boyadan elde edilmiş el emeği, göz nuru çeyizine dokuduğunu söylediği, tüm renkleri üzerinde sergileyen, kenarları kırmızı, uçları saçaklı kilimi, yandığında , biz koşarken analarımızın yüreğini ağzına getiren göçmen sobası, başının üzerindeki Kur’anı… Hemen hemen hepsi içine kuşakların anılarını gizleyen şahitlerdi adeta.

Sağ elimin tersiyle oturduğu odanın açık duran kapısına vurdum. Yüksek perdeden çıkardığım bir ses tonuyla :” Dudu Sultan!” diye seslendim.

“ kim va?” dedi.

“benim .” dedim yürüyerek.

“Ben Ali.”

“Nalı Gırık Ali mi?” dedi.

“Evet.” Dedim . “Ta kendisi.”

“  Nalı Gırık Ali” çocukken  çok gezdiğim için Dudu Sultan tarafından bana verilen bir lakaptı.

“ Gelive hayırsız.” Dedi.

Titreyen, güneş yanığı ellerini elime aldım öpmek için.  Dudaklarımı yakınlaştırdığım elden daha önce hiç bilmediğim bir koku aldım.

“Oğlum” dedi. Sarıldı boynuma. Titreyen dudaklarını güçlükle öpmeye zorladı yanaklarımda. İki hoşbeşten sonra dayanamadım. Biraz da gevezelik olsun anlayışıyla:” De hele Dudu Sultan bu zarif ellerinizin kokusu nedir?”

Derin bir iç çektikten sonra, deniz mavisi gözlerini kilime yerleştirerek başladı anlatmaya:

“ Ben yirmili yaşlamdayım. Düşürdüğüm çocuklala beraber  altı dene çocuk doğurmuşum.Koş ore, koş bure, dön una, dön buna derkene perişan edivedim kendimi.

Kemiklemde bi ağrı geceleri. Her gün aynı vakitte. Sesimi de çıkaramıyon; çünkü Hatce Gadın va başımda. Sonacığıma gırmızı gırmızı lekele tüm vücutumu gaplayıvedi. Bi de datlı datlı gaşınıveriyo.

Toktura gidene gıda üfledile, püfledile yok! Geçmeyo.

Hasan diden “olmıcek bu böle “ deyip şehre toktura götürdü beni.  Toktur beni muayne edinceye gıda “ gece yanığı olmuşun “ dedi. “ Çocuklanıza da çiçek hastalığı olarak geçebili” deyivedi.

Beynimden vurulmuşa dönüvedim çocukla da hasta oluvecek diye.  Hasan diden de soruvedi toktura niden olur bu diye. Toktur aşırı yorgunluk, iyi beslenmeme deyivedi. Ama ben anladım anlıcemi. Böyle bi hastalığa yakalandığım için şükredivedim.Ben onla içi gendimi feda edekene gendime dikkat etmediğim için gözümün nuru evlatlamı hasta edivecektim.  Gendime bakasam,  gendime değer verisem çevreme daha iyi oluyomuş demek ki . Anam dedim beni doğurukene ölüvemiş. Bi kere ben anama bi hayat borçluyum. Onun yerine de yaşamalıyım dedim.

Aklım başıma gelivedi. Hatçe gadına ezdirmedim gendimi. Hasan didenin bana galkan elini indirivedim aşa.Yoğurdun en gözel yerinden goydum tabama. En gözel sabunlala yıkadım gendimi. Yorgunsam zorlamadım , uyuyuvedim. Gezmek isteyince  gezivedim. En gözel gumaşladan elbisele diktirdim. Yani gendime değer vime örendim. Hinci sor bana yüz yaşınden hayatından çıkardığın ders ni diye? Gendine değer vimek derim. Sen gendine değer vemesen sen de sevdiklen de ziyan olu gide.

Yüce Rabbım hepçimizi biricik yaratıvemiş. Emanet vücutumuza da ruhumuza da iyi bakcez ki yaradanın garşısına çıkma yüzümüz olsun.

“Vayy be Dudu Sultan !”dedim. O gün pek idrak etmeyerek.

“Anlatmadın ama ellerindeki kokuyu?”

“ Ha o mu hindistan cevizi yağı” diyerek  kilime işlediği dalgın bakışlarını uyandırıp, dikkatsizliğimin kendisinde bıraktığı  hayrete her zamanki anlayışlı  olgunluğunu ekleyerek devam etti:” Toktur tavsiye ettiydi. İlaçlala bir. O gün bu gündür kullanırım. Yeni mi farkittin şaşkın oğlum?”

“O zaman böle kolay bulunmazıdı. Hasan diden az mı aradı.”Başını sağlı sollu   sallayarak gömüldüğü anılarının, şimdi iç çekişine gizlenen mutlu  yanlarına doğru anısal bir  yolculuğa çıktığı ,yüzüne yerleştirdiği gülümsemeden belli oluyordu.

Dudu  Sultan anılarında gezinirken gülümsemeye dursun ben de son görüşümdür belki  diye her şeyiyle ezbere koyuldum kendisini. Çizgilerinde gezinmişti gözüm. Bağladığı ikinci yazmanın alnına dökülen, ortası boncuk işlemeli iğne oyalarına, omuzlarında bir yılan gibi kıvrılan, kınalı örgü saçlarına,gerdanına dünyaları sığdırmış gibi duran mavi boncuklu kolyesine,sarı geniş kesimli poplin kumaş elbisesine, kızların çeyizine özenle bohçalayacağı, kenarları minik boncuklarla süslü sarı , örgü patiklerine, kemikleri derisinden fırlayacakmış gibi duran, kınalı parmaklarında bir mühür gibi parlayan hacı yüzüğüne, Ege ağzıyla, dudaklarından kulağıma su gibi akan , memleket motifli konuşmalarına, Hasan dedemin kalbini on ikiden vuran mavi gözlerine bakakalmış, hafızama kazımıştım.

Bu görüntüler geçiyorken gözümün önünden bir bir evime gelmiştim. Kapıyı açan eşime hiçbir şey demeden, aktardan aldığım hindistan cevizi yağını vermiş, doğruca banyoya girmiştim.

Aynaya bakmamıştım bu sefer, aynadaki  yüzümü görmüştüm. Alnımın ortasında, hep yarını düşünmenin verdiği somurtkanlığın dikey kestiği çizgiyi gördüm.  Oysa bu endişe çizgisi yoktu  Dudu Sultan’da.

Uykusuzluktan aşağı sarkan göz torbalarıma, saçıma bir kar gibi dökülen ak saçlara, kurumuş, çorak bir toprağın yarıkları gibi göz hizamdan şakaklarıma yayılan çizgilere baktım ve gördüm feri sönmüş , iğne gibi batan gözlerimin kanayan feryadını.

Hayır diyemediğim, kendimi feda ettiğim, sonsuza dek kabetttiğim, değerli olabilecek anlarım taştan bir yumruk gibi boğazıma oturdu. Ne kadar yaş yaşayacaktım, bilmiyordum bundan sonra; ama bir şeyden emindim artık. Ben de bu evrenin içindeydim. Emanet bir ruh ve bedenden ibarettim. Emanete hıyanet edilmezdi. Dudu Sultan’ın dediği gibi ben değerliydim. İşte bu yüzden ruhuma ve bedenime iyi davranmalıydım.

Ben bunları yaşarken içimde , banyonun kapısının tıklamaları giderek şiddetleniyor, eşim ve çocuklarım beni  merak ediyordu.

Ellerimi yıkadığım gibi kapıyı açtım. “ iyiyim” dedim. Hem de hiç olmadığı kadar. “Gelin bakalım deyip, bir kartal gibi açtım kollarımı üç meraklı göz üzerime şaşkınlık olup yağıyor, bendeki değişimin sebebini bir an önce öğrenmeye çalışıyorlardı.

“ Sizi seviyorum.” Dedim. Hiç bu kadar  içten söylememiştim; çünkü bu sevgi haykırışı içinde büyük ölçüde özür dileği taşıyordu.

“Ne oldu?” “Bu halin ne ?” dedi eşim.

“ Bu günkü siparişin beni Dudu Sultan’a götürdü deyip,eşimin yanağına bir öpücük kondurdum.

“Mutfaktan mis gibi kokular geliyordu.”E  hadi yiyiveren gari” dedim neşeyle Dudu Sultan gibi.Oğullarımı sağlı sollu kollarımın arasına alıp, oğullarımın saçlarıyla oynayarak mutfağa girdik. Kendime değer vermem gerektiğinin altını çizen, farkındalıklı , en lezzetli ilk akşam yemeğiydi.

YAPRAK KARAHAN

 

 

 

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı