Köşe Yazıları

Türk Mucizesi Köy Enstitüleri ve “Yarbaşı Tren İstasyonun Bilinmeyen Hikayesi”

Bazen bir ülkenin kaderi, zor zamanlarda alınan kararlarla yeniden yazılır. Ülkemiz II. Dünya Savaşı sırasında büyük bir ekonomik sıkıntı içerisine girince bu durumu ortadan kaldırabilmek için ülke genelinde bir eğitim seferberliği başlatma kararı almıştır. Ama bu öyle sıradan bir adım değildi. Bu yapılan çalışma sadece bir okul açmak ve öğrencilere bir harf öğretme çabası değildi. Köydeki insandan başlayarak tüm ülkeyi kalkındırmak ve ülkeyi Gazi Mustafa Kemal’in belirlediği muasır medeniyet seviyesine ulaştırma gayesinden başka bir şey değildi.

Ve işte tam da bu yüzden, bu adım dünya eğitim tarihine Türk mucizesi olarak geçmişti.

Hasan Ali Yücel’in Millî Eğitim Bakanlığı döneminde İsmail Hakkı Tonguç’un önderliğinde gerçekleşen bu mucizenin adı “Köy Enstitüleri” idi. Türkiye’de yirmi bir farklı şehirde açılmıştı. Bu okullarla ilgili bilgilere başka bir yazımda değineceğim.

Ama bugün, o büyük hikâyenin içinden küçük ama çok şey anlatan bir anıya bakalım.

Tonguç Baba o köy enstitülerinden birini de Düziçi’nde açmaya karar vermişti. Bu okulun kurulmasını sağlamak için de Ahmet Lütfi Dağlar adında bir müdür tayin edildi. Lütfi Bey, Düziçi’ne geldikten hemen sonra enstitü çalışmalarına başladı. Okulda her şey yerli yerine oturduğu bir zaman dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün Enstitü’yü ziyaretedeceği haberi geldi.

Bu haber Okul Müdürü Lütfi Dağlar’ı oldukça heyecanlandırdı.

O anı Lütfi Dağlar anılarında şöyle anlatır:

Enstitümüzün bir postacısı vardı, Höke Dayı derdik ona. Bir atı vardı; onunla çalışır, kazanır, çoluğunu çocuğunu geçindirirdi. Höke Dayı’nın çalışkanlığını, dürüstlüğünü daha ilk günlerde kum, çakıl, taş taşıdığı günlerde anlamıştım. Şöyle böyle okuma yazması da vardı. Höke Dayı’yı postacımız olarak kadromuza almıştık. Gece demez, gündüz demez, yağmur demez, sağanak demez, Deliçay geçit veriyor, vermiyor demez; Haruniye ile Bahçe arasında posta işlerimizi yapardı. Höke Dayı’yı bütün enstitü her gün özlemle beklerdik. Haruniye’de PTT falan yoktu o zaman. Bucak Müdürlüğü’nün, karakolun manyetolu telefonu vardı yalnız.

Özlemle beklediğimiz Höke Dayı, omuzundaki tıklım tıklım dolu heybesiyle müdür odasına girdi. Paketler, mektuplar, resimler ilgili arkadaşlarca ayrıldı. O gün müdürlüğe gelen bir de kırmızı mühürlü zarf vardı. Önce onu açtım; içinden bir şifre çıktı. Şifreyi çözerken gözlerim parladı, içimde bir umut pırıltısı doğmaya başladı. “Yarbaşı’na durak yapılır artık.” diye bağıracaktım neredeyse.

Şifre, Sayın Cumhurbaşkanı’mız İsmet İnönü’nün Kars sınırındaki teftişlerinden dönerken Enstitü’müze de uğrayacağını, gün ve saatini bildiriyor; bazı talimat ve soruları içeriyordu. İşte “Yarbaşı’na durak yapılır artık.” sesini uyandıran şifredeki şu soruydu: “Cumhurbaşkanımız oldukça kalabalık maiyetiyle geleceğinden Enstitü’nüze en yakın nerede inilebilir?”

Bu soruya yanıtım, “Bahçe İstasyonu’ndan Mamure yönüne hareket eden trenin tünelden çıktıktan sonraki Yarbaşımevkiindeki hemzemin geçit en uygun yerdir.” oldu.

Günler var Cumhurbaşkanı’mızın gelmesine; bende bir kaygı, bir sıkıntı başladı.

Ya treni “Fenni imkân yok.” diye Yarbaşı’nda durdurmak istemezlerse? Gelme günü yaklaştı, ters bir haber çıkmadı ve benim de kaygılarım biraz azalıyordu.

Cumhurbaşkanı’mız ve maiyeti için günlük çalışmalarımızda bir değişiklik yapmadık. Çünkü köy enstitüleri, çalışmalarının her günkü, birbirine bağlı plan ve programlarında yapay bir değişiklik yapamaz ve gerçekten “Daima hazır.”dır. Tek bir değişikliğimiz vardı o gün için; o da geleneksel konuk ağırlamada. Bunun da kolayını bulduk. O günün tabelasını, II. Dünya Savaşı olanaklarına göre bir çeşit olağanüstü hazırladık. Dikkat edilsin “O günün tabelası” sözcüğüne. Bütün konuklara yapılacak ikram aynen bütün enstitümüze de yapıldı ve konuklarımız sofraya oturdukları zaman bu durum Cumhurbaşkanı’mıza ve konuklara duyuruldu.

Gelme günü geldi çattı. Bir grup öğretmen, yönetici, öğrenci temsilcileri bindik at ve katır arabalarımıza; gittik Yarbaşı’na. Bu bir simgesel karşılama olacaktı. Yarbaşı’nda bekliyoruz treni. Heyecanlıyım; içimde ılık ılık bir esinti, bir kaygı sarsıyor gibi beni. Bu hâlimi kimseye sezdirmemeye çalışıyorum; bir umursamazlık içindeymişim havasını veriyorum arkadaşlara. Benim bu durumum “Ya tren durmazsa?”dan doğuyordu.

Tren düdüğünü çalarak çıktı tünelden. Hızını azalta azalta hemzemin geçite yaklaşıyor, geçite birkaç metre kala frenledi ve duruverdi. O anda içimdeki heyecandan, kaygıdan kurtuldum; hepsi lokomotifin ismiyle uçup gitti.

Cumhurbaşkanı’mız ve gerçekten kalabalık maiyeti trenden indiler; yanında kara, deniz, hava, jandarma kuvvetlerinden generaller, subaylar, özel hekimi bir Albay, Maarif Vekili Hasan Ali Yücel, Dışişleri Bakanı Hasan Saka, Köy Enstitüleri baş kurucusu Hakkı Tonguç, Seyhan Valisi Akif Eyidoğan ve şimdi anımsamam olanaksız bir bölük bürokratla birlikte 6/10/1943 günü geldiler. Yarbaşı’nda simgesel bir karşılama yapıldıktan sonra Enstitü’müze doğru yola çıkıldı.

Otomobillerle 9 kilometrelik toprak yoldan Enstitü’müzün yolunu tuttuk. Enstitü’müz sınırında başlayan her iş yeri, çeşitli tesislerimiz görüldü ve Enstitü’müzün ana bölümü olan tepedeki merkezine varıldı. Buraya gelinceye kadar her görülecek yerimizde otomobillerden iniliyor, gerekli açıklamalar yapılıyor, sorular yanıtlanıyor; tekrar otomobillere binilerek yeni bir iş yerine, yeni bir dersliğe gidiliyordu. Biz de at ve katır arabalarından inip sanki otomobil sefası sürüyorduk…

Sayın İsmet İnönü, iyice araştırmadan, kendine göre bir sonuca varmadan; fikir ve düşüncelerini, duygu ve sevgilerini, eleştiri ve kararlarını sezdirmiyor, açıklamıyordu gibi geldi bana.

Konuklarımız öğleden önce geldiler, öğleden sonra gideceklerdi. Gitme saati geldi. Ben, okulun müdürü olarak genellikle yanında oluyordum. Bir fırsatını bulup YarbaşıDurağı için dilekte bulunacaktım.

Otomobiline binmeden önce, o güzel, tatlı gülümsemesi ile gözlerimin içine bakarak:

“Senin soyadın ne idi?” dediler.

“Dağlar.” yanıtını verdim.

Eldivenli eliyle şöyle tatlı sert omuzuma dürttü:

“Böyle dağlar mı?” dediler.

“Hayır, Cumhurbaşkanım; şifa niyetine Dağlar.” diye yanıtladım.

Bir kahkaha attı ve arkasından “Benden bir isteğin var mı?”sorusu geldi.

“İki dileğim var: Birincisi, sizi getiren, şimdi götürecek olan trenin durduğu Yarbaşı’na bir tren durağının yapılması. İkincisi de enstitümüze bir kamyon verilmesi.”

Birincisi kolay, ikincisine söz veremem dediler.

Sayın Cumhurbaşkanı’mızı ve kalabalık maiyetini uğurladık Yarbaşı’ndan. Aradan 2-3 hafta ya geçti ya geçmedi; Yarbaşı’nda hızlı bir çalışma başladı. Makas yerleri düzenleniyor; raylar yığılıyor; durak binası için araç ve gereçler, işçiler, ustalar ve mühendisler geliyor ve kısa sürede Yarbaşı Demiryolu Durağı yapılıp bitiyor; çalışmaya başlıyor.

İşte Yarbaşı Durağı savaşımız da böyle son buluyordu.

Daha Fazla Göster

Abdullah Şahin

Tarihçi – Yazar

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

Başa dön tuşu
Kapalı