O Odada Türk’ün Tarih Değişti
Tarih dediğimiz şey bazen büyük meydan muharebelerinde değil, küçük bir otel odasında yazılır. Bazen bir imparatorluğun kaderi, tetiğe basmayan bir parmakta gizlidir. Samsun’da yaşanan ve pek az bilinen bu hadise, Mustafa Kemal Paşa’nın halkla kurduğu bağın ne kadar derin, ne kadar sahici olduğunu gösteren ibretlik bir tablodur.

Bugün “kurtarıcı” dediğimiz ismin, daha yolun başındayken halkın vicdanında nasıl yer ettiğini görmek isteyenler için bu satırlar başlı başına bir derstir. Okurken sadece bir suikast teşebbüsünü değil, bir milletin uyanışını da göreceksiniz.
İşte o sahne, bütün çıplaklığıyla:
Mustafa Kemal, arkadaşlarıyla Samsun ve çevresini denetlemek için saha çalışması yapmıştı. İşlerini bitirdikten sonra tekrar kaldığı otele Mıntıka Palas’a gitmiş, yemeğini yemiş, kahvesini içiyor, birkaç kişiyle oturmuş konuşuyordu. Belediyenin önünde bulup da silahlandırdığı asker, otelin kapısında nöbet tutuyor, içeri sinek uçmuyordu. Dışarıda nöbet tutan askerin sesi yükseldi:
“Yasah, diyom sana, ulan! Yasah,” diye birkaç kez yineledi.
Bunun üzerine Cevat Abbas, tabancasını çekerek kapıya koştu. Karşısında orta yaşlı, iri yarı, kara gözlü, esmer, pala bıyıklı, halktan bir adam duruyordu. Bıyıkları öyle karaydı ve öyle parlıyordu ki onları yanmış fındıkla boyadığı sanılabilirdi.
Cevat Abbas Bey:
“Ne arıyorsun burada?”
Kara yağız delikanlı:
“Mustafa Kemal Paşa’yı göreceğim!”
“Ne yapacaksın Paşa’yı?”
“Ona söyleyeceklerim var.”
“Nedir söyleyeceklerin? Bana söyle, ben ona söylerim.”
Adam, ısrarla içeri girmek istiyordu. Yaver Cevat Abbas Bey, en sonunda önüne düşerek onu Mustafa Kemal’in oturduğu odaya götürdü. Mustafa Kemal’in huzuruna vardığında:
“Paşam, sizi bir vatandaş görmek istiyor,” dedi.
Mustafa Kemal:
“Kimmiş, ne istiyormuş, gelsin görelim,” diye cevap verdi.
Bu adamın durumunda bir gariplik olduğu herkesçe görülüyordu. Hepsi dikkatle ona bakıyor ve her davranışını göz hapsinde bulunduruyorlardı.
Mustafa Kemal:
“Gel bakalım evlât, bir arzun mu var?” diye sordu.
“Var paşam, zatınıza söyleyeceklerim var!”
“Haydi, çekinme, söyle öyleyse!”
Adam boğazını temizledikten sonra:
“Paşam, bana zatınızı vurmak için vazife verdiler.”
“Peki, öyleyse vur beni, yap vazifeni haydi.”
“Aman paşam, sen vurulacak adam mısın? Sen baş tacı olmaya lâyıksın,” dedikten sonra ceketinin iç cebinden yepyeni bir tabanca çıkarıp masanın üstüne bıraktı ve:
“İşte paşam, bana verdikleri tabanca. ‘Git, o vatan ve millet haini, padişahımızın düşmanı olan paşayı vur,’ dediler. Ben de zatınızı öyle sanarak öldürmeye karar verdim. Üç gündür arkanda dolaşıyorum. Bütün düşüncelerim alt üst oldu. Meğer beni aldatmışlar! Az kalsın milletin babasını vuracaktım. Senin hemşehrilerle konuşmalarını dinledim, baktım ki sen yalnız bizi düşünüyorsun. Bizi düşmanların elinden kurtarmak istiyorsun, asıl hain onlar; o senin düşmanın olacak namussuzlar. Ben de artık sendenim paşam.”
Mustafa Kemal, bu kendi kendine gelip, kendi kendine giden tehlikeye şaştı kaldı. Daha önce bu çeşit suikast olaylarıyla birkaç kez karşılaştığı için şaşkınlığı uzun sürmedi:
“Al tabancanı, sok beline evlât, sen de artık benim askerim sayılırsın. Tabancasız, silahsız olursak Pontusçular hepimizi gelip keser.”
Mustafa Kemal, adama bir de kahve ısmarladı ve kendisini unutmamasını söyledi. Adam, kahvesini içtikten sonra tabancasını alıp beline soktu ve Mustafa Kemal’in elini birkaç kez öperek çıkıp gitti.
Mustafa Kemal, bunun üzerine bir sigara yaktı, arkadaşlarına da birer tane verdi. Yüzü gülüyordu. Seviniyordu. Bu olay da anlatmıştı ki halk onun dilinden anlıyordu. Halk, onun dediklerini kendi içinin yankısı olarak buluyordu. Halk bir kurtarıcı bekliyordu. Artık Mustafa Kemal, Samsun’dan ayrılmak için acele ediyordu.
Bu satırlar, sadece bir hatıra değil; bir zihniyetin ifşasıdır.
Bir yanda iftirayla, yalanla insanları kışkırtanlar…
Diğer yanda tek bir konuşmasıyla bile kalpleri kazanan bir lider…
Mustafa Kemal’i koruyan sadece asker değildi. Onu koruyan halkın vicdanıydı.
Onu yaşatan sadece tedbir değildi. Milletin sezgisiydi.
Ve işte bu yüzden, daha Samsun’da, daha yolun başındayken, tarih kararını vermişti.
Hoşçakalın…



