Çal Çoban Çal “Bir Milletin Hafızasında Yankılanan Ağıt”
Yüz yıl önce bu millete reva görülenleri bugün hâlâ görmek istemeyenler var. Sanki hiçbir şey yaşanmamış gibi davrananlar… Oysa bundan bir asır önce, Mondros Ateşkes Antlaşması’nın mürekkebi kurumadan memleketin dört bir yanı işgal edilmeye başlanmıştı.

İlk işgal güneyde, Musul ve Hatay’da yaşandı. Ardından Adana, Antep, Maraş ve Urfa derken, 15 Mayıs 1919’damilletin yüreğine saplanan o büyük felaket gerçekleşti: İzmir, Yunan kuvvetleri tarafından işgal edildi.
Millet daha bu acının sarsıntısını atlatamamışken, kalbinde çok daha ağır bir yara açıldı. Bu kez fatihler şehri, payitahtlar diyarı Bursa işgal edildi. Türk milletinin tarihine, maneviyatına ve hafızasına saplanan bu hançer, yalnızca bir şehrin kaybı değildi; aynı zamanda bir medeniyetin incinmesiydi.
Bu büyük travmayı Süleyman Nazif, işgallerin yaşandığı günlerde kaleme aldığı “Kara Bir Gün” başlıklı yazısında şöyle anlatıyordu:
“Fransız generalinin dün şehrimize gelişi dolayısıyla bir kısım vatandaşlarımız tarafından yapılan gösteriler, Türk’ün ve İslam’ın kalbinde ve tarihinde sonsuza kadar kanayacak bir yara açtı. Aradan asırlar geçse ve bugünkü hüznümüz ve bahtsızlığımız sevince ve mutlu bir talihe dönse bile, yine bu acıyı hissedecek ve bu hüzünle üzüntüyü çocuklarımıza ve soyumuzdan gelecek olanlara nesilden nesile ağlanacak bir miras olarak terk edeceğiz.”
Değerli okurlar, dikkat ediniz… Süleyman Nazif burada yalnız kendi dönemine değil, adeta yüz yıl sonrasına da sesleniyor. Yaşananların unutulmaması gerektiğini, bu acının nesilden nesile aktarılmasının bir sorumluluk olduğunu vurguluyordu.
Peki biz bugün gerçekten Nazif’in bize bıraktığı bu tarih şuuruna sahip çıkabiliyor muyuz?
İşte bu soru zihnimde derin bir boşluk oluşturuyor.
Bugün bu metinleri yeniden okumak yalnızca edebî bir zevk meselesi değildir; aynı zamanda bir hafıza meselesidir. Çünkü çağımız insanı, hızın ve gündelik tartışmaların içinde geçmişini unutma tehlikesiyle karşı karşıya. Sosyal medya, dijital kültür, oyunlar ve yapay zekâ derken toplumun değer dünyası ciddi bir aşınma yaşamakta.
Oysa hafızasını kaybeden toplumlar, yönünü de kaybeder.
Süleyman Nazif’in satırları tam da bu yüzden hâlâ kıymetlidir. Çünkü o satırlarda Bursa yalnızca bir şehir değildir; medeniyetin, estetiğin, ecdat mirasının ve millî vakarımızın sembolüdür.
Bazı metinler vardır; yalnızca yazıldıkları dönemin değil, bir milletin müşterek hafızasının da sesi hâline gelir. Süleyman Nazif’in “Çal Çoban Çal” başlıklı makalesi işte böyle bir eserdir. O satırları okurken yalnız Bursa’nın işgal yıllarına değil, tarihin derinliklerinde yankılanan büyük bir medeniyet hüznüne de tanıklık ederiz.
Çünkü Nazif, kalemiyle sadece bir şehrin işgalini değil; Türk milletinin kırılan gururunu, incinen vicdanını ve yeniden ayağa kalkma iradesini anlatır.
Ve o tarihe nakşolmuş unutulmaz cümle…
“Çal çoban, çal!.. Ne Ertuğrul gibi oğlun öldü ne Sivas gibi şehrin yıkıldı!..”
Değerli okurlar, bu söz yalnızca bir ağıt değildir. Bir milletin çöküş karşısındaki çaresizliğinin, mahcubiyetinin ve tarifsiz acısının ifadesidir.
Ayrıca Nazif’in Bursa’ya duyduğu sevgi ise satırlarının her köşesine sinmiştir. Bursa onun için yalnızca bir şehir değil; huzurun, hatıranın ve aidiyet duygusunun adıdır. Ancak Yunan işgaliyle birlikte bu huzur yerini derin bir kedere bırakmıştır.
Yunan askerlerinin Bursa’ya girdiği gün yaşananlar, milletin hafızasında silinmesi güç bir yara açmıştır. Özellikle İşgal Kuvvetleri Komutanı Elefterios Venizelos’un oğlu SofoklesVenizelos’un, Osman Gazi ve Orhan Gazi türbelerinde verdiği fotoğraflar Türk milletinde büyük infial uyandırmıştır.
O gün basında yer alan görüntüler, yalnızca bir işgalin değil aynı zamanda bir medeniyete yöneltilen saygısızlığın sembolü hâline gelmiştir.
İşte bu yüzden Mehmet Âkif Ersoy da o büyük acıyı “Bülbül” şiiriyle haykırmıştır. Âkif’in dizelerinde yalnız öfke değil; derin bir hicran, mahcubiyet ve vicdan sarsıntısı vardır:
“Yıldırım Bayezid Külliyesi’nden yalnızca çökmüş bir kubbe kalsın;
Orhan Gazi’nin görkemli mezarı hakaretlerle çiğnensin!
…
Ey bülbül, sus! Yas tutmak benim hakkım; senin değil!”
Dikkat ederseniz hem Süleyman Nazif’in hem Mehmet Âkif’in kaleminde ortak bir ruh var, bu ruh ki milletin yenidenayağa kalkma iradesidir…
Yıllar sonra bugün geriye dönüp baktığımızda görüyoruz ki Bursa yeniden özgürlüğüne kavuşmuş, hilal yeniden ogökkubbede dalgalanmaya başlamıştır.
Ancak asıl zafer yalnızca işgalin sona ermesi değildi. Asıl zafer, Nazif’in ve Âkif’in metinlerinin hâlâ canlılığını koruyabilmesiydi.
Çünkü gerçek edebiyat, yalnız kendi zamanına değil, geleceğe de seslenebilen metinler üretir.
Bizler de tarih karşısında yalnızca seyirci olmamalıyız. Geçmişin acılarını hamaset malzemesine dönüştürmek yerine, onları bir ibret ve bilinç vesilesi olarak okumalıyız.
“Çal Çoban Çal” da, “Bülbül” de bize aynı hakikati hatırlatır:
Milletleri ayakta tutan şey yalnızca ordular değildir; hafızaları, vicdanları ve ortak acılarıdır.
Bugün Süleyman Nazif’in ve Mehmet Âkif’in kaleminden yükselen o hüzünlü ses, sanki hâlâ Uludağ’ın eteklerinde yankılanıyor:
“Çal çoban çal!.. Bu yüksek dağlar, bu geniş ovalar… hepsenindir.”
Ve belki de bugün kendimize sormamız gereken asıl soru şudur:
Biz hâlâ o sesi duyabilecek bir tarih şuuruna sahip miyiz?



