Köşe Yazıları

Göklerin Ağladığı Sabah: 15 Mayıs 1919

Bugünkü yazımda, tarihin en karanlık, en yürek burkan sayfalarından birine; güzel İzmir’imizin o meşum işgal sabahına gideceğiz. İnsan hayatında bazı sahneler vardır ki üzerinden asırlar geçse de acısı dinmez, hafızalardan silinmez. İşte 15 Mayıs 1919’da yaşananlar, Türk milleti için tam da böyle bir trajedidir.

Gelin, o gün Kordonboyu’nda, Konak Meydanı’nda yaşananları; sanki oradaymışız gibi, her ayrıntısını iliklerimize kadar hissederek yeniden hatırlayalım.

Konak Meydanı’nda Bir Vahşet Tablosu

Kıymetli okurlar, o sabah Yunan kuvvetleri hiç beklemedikleri bir direnişle karşılaştı. Bu durum işgal güçlerinde kısa süreli bir şaşkınlığa yol açtı. Ancak bu şaşkınlık uzun sürmedi. Hızla toparlanan Yunan birlikleri, Yarbay Stavriani’nin “Yere yat!” komutuyla Vilayet binasının önündeki parkta mevzilendi ve makineli tüfeklerini halkın üzerine çevirdi.

Bir anda Konak Meydanı cehenneme döndü.

Silah sesleri arasında can havliyle kaçışan insanlar, kendilerine güvenli bir yer arıyordu. Pek çoğu Ziraat Bankası’nın girişindeki mermer merdivenlerin altına sığınmaya çalıştı. Ancak orası da onlar için bir kurtuluş olmadı. Yaklaşık elli Türk vatandaşı, o merdivenlerin üzerinde kurşuna dizildi.

Üstelik yaşanan vahşet yalnızca meydanla sınırlı değildi.

Kışlanın bitişiğinde bulunan Giritli Sait Ağa’nın kahvesinde, Bahri Efendi’nin kahvesinde ve Askerî Kıraathane’de bulunan vatandaşlarımızın büyük kısmı kaçma fırsatı dahi bulamadı. Kimisi olay yerinde hayatını kaybetti, kimisi ağır yaralandı.

Askerî Kıraathane’nin üst katındaki Askerî Otel’de kalanlar da aynı akıbetten kurtulamadı. Yunan askerleri ve yerli Rum milisler, Edremitli Fehmi Bey ile iki numaralı odada kalan bir subayı süngü ve kurşunlarla hunharca katletti.

Yağma, Taciz ve İhanetin Sokağı

Zulüm yalnızca silahla değil, yağma ve insanlık dışı saldırılarla da büyüyordu.

Yunan askerlerinden oluşan bir birlik, Kemeraltı Caddesi boyunca ateş açarak Başoturak mevkiine kadar ilerledi. Burası Türk esnafının kalbiydi. Ancak askerlerin hemen arkasından gelen yerli Rumlar, dükkânların kepenklerini kırarak içeride ne varsa yağmaladı.

Bu yalnızca bir talan değildi; aynı zamanda kin ve nefret gösterisiydi.

Götüremedikleri fasulye, nohut ve şeker çuvallarını Türkler faydalanamasın diye yırtıp sokaklara saçtılar. Dükkânını açmaya çalışan esnafın hem kasasındaki hem de cebindeki paraları zorla aldılar.

Bir başka Yunan birliği ise Karataş, Kokaryalı ve Göztepe yönüne ilerledi. Daha önceden yerli Rumlar tarafından işaretlenmiş Türk subaylarının evlerine baskınlar düzenlendi. Özellikle Karataş, Mektupçu ve Karantina (Küçükyalı) bölgelerinde Türk kadınlarına ve genç kızlara yönelik korkunç saldırılar yaşandı.

Acının gerçekten sınırı yoktu.

Bir Paşa’nın Zilleti, Bir Albay’ın İzzeti

Bölgede tüfek ve makineli silah sesleri dinmeyince, İzmir’de bulunan Osmanlı Devleti’nin en üst düzey askeri yetkilisi Ali Nadir Paşa, Teğmen Celal (Dinçer) adlı telgraf subayına pencereden beyaz mendil sarkıtmasını emretti.

Teğmen Celal mendili salladığı anda kolundan vuruldu.

Bunun üzerine Ali Nadir Paşa, makam odasının beyaz perdelerinden birini indirerek bir sırığın ucuna taktı ve teslim işareti olarak dışarı salladı.

Bu hareketin ardından Yunan askerleri ateşi kesti.

Ancak Ali Nadir Paşa bununla da yetinmedi; Yunan askerlerinden kendilerine zarar verilmeyeceğine dair “şeref sözü” istedi.

Söz verdiler.

Fakat bu sözün ne kadar sahte olduğu çok geçmeden ortaya çıktı.

Kışladakiler dışarı çıkarıldı. Önde Ali Nadir Paşa, arkasında Albay Süleyman Fethi Bey, Yarbay Hürrem Bey ve Kurmay Başkanı Abdülhamit Bey vardı.

Şeref sözü veren küçük rütbeli Yunan subayının ilk yaptığı şey ise Ali Nadir Paşa’nın şakağına tabanca dayayıp yüzüne tokatlar savurmak oldu.

Yediği tokadın etkisiyle Paşa’nın kalpağı yere düştü.

Ardından Kurmay Başkanı Abdülhamit Bey ve Yarbay Hürrem Bey de aynı aşağılamaya maruz kaldı.

İşte tam bu noktada, silahlı yerli Rumlar ve Yunan askerleri asıl saldırıya geçti.

Zito Venizelos!” diye bağıranlar canını kurtarıyor, bağırmayanlar ise anında öldürülüyordu.

Ve o bağırmayanların başında, Türk askerî tarihinin onurlu isimlerinden biri olan Albay Süleyman Fethi Bey vardı.

Rumların ona özel bir kini bulunuyordu. Çünkü daha önce Averof zırhlısından çıkan Yunan müfrezesini geri gönderen kişi oydu.

İntikam almak istediler.

Ona da Zito Venizelos” dedirtmeye çalıştılar.

Ama başaramadılar.

Süleyman Fethi Bey boyun eğmedi.

Bunun üzerine süngülerle ağır şekilde yaralandı.

Kordon’daki Ölüm Yürüyüşü ve Gökyüzünün Gözyaşları

Türk subayları ve askerler, Saat Kulesi ile deniz arasındaki dar alana sürüldü.

Üzerlerinde ne varsa alındı.

Saatleri, yüzükleri, paraları…

Sırtlarındaki kaputlar, ayaklarındaki çizmeler dahi zorla çıkarıldı.

Ali Nadir Paşa en önde, elinde teslim işareti olan beyaz bezle yürütülüyordu.

Bu manzaraya daha fazla dayanamayan Abdülhamit Bey öfkeyle haykırdı:

“Bizi yeteri kadar rezil ettin, bırak artık şunu elinden!”

Ali Nadir Paşa bırakmak istedi.

Ama Yunan subayı sert bir şekilde müdahale ederek o bayrağı yeniden eline tutuşturdu.

Kafile Pasaport yönüne ilerlerken dipçik ve süngü yememiş tek bir subay kalmamıştı.

Gümrük önüne gelindiğinde ise çevredeki evlerin pencerelerinden taş, tuğla ve kurşun yağmaya başladı.

Rum bir hamal, elindeki demir kanca ile Ahmet Efendi’nin başını parçalayarak öldürdü.

Yarbay Cemil Bey son bir umutla:

“Beni ya hastaneye gönderin ya da öldürün!” diye bağırdı.

Yunan subayının cevabı ise insanlık tarihine utanç olarak geçti:

“Türk için hastane yoktur.”

Bu söz, onun son duyduğu cümle oldu.

Hemen ardından süngülenerek öldürüldü.

Rıhtımda şehit edilen insanların boğazlarının kesilerek sergilendiği vahşeti ise ancak aniden bastıran şiddetli yağmur durdurabildi.

Sanki gökyüzü bu zulme daha fazla dayanamayarak İzmir’in üzerine gözyaşlarını boşaltmıştı.

Yağmurla birlikte saldırgan kalabalık dağıldı.

Yunan askerleri de esir aldıkları Türkleri aceleyle Patrisgemisinin ambarına götürdü.

Vali Kambur İzzet’in İhaneti

Peki tüm bunlar yaşanırken devletin valisi ne yapıyordu?

İzmir Valisi Kambur İzzet, oğluyla birlikte İngiliz Konsolosluğu’na sığınmıştı.

Üstelik oğluna şu sözleri söylüyordu:

“Seyfi oğlum, Zito bağır! Zito bağır!”

Ancak Seyfi, babası gibi davranmadı.

Zito” diye bağırmadı.

Bu tavrının sonucunda başına ne geldiği ise tarih kayıtlarında ibretlik bir soru olarak kaldı.

Kambur İzzet ise bu tavrının karşılığını aldı.

Yunan işgal yönetimi onu görevde bıraktı.

Çünkü onlar için daha uygun, daha kullanışlı bir vali bulmak kolay değildi.

Metropolit Hrisostomos ile birlikte işgali destekleyen açıklamalar yapan, Yunan işgalcilerle temas kurması için yanına verilen Rum subaydan memnuniyet duyan bir yönetici profili düşünün.

İşte değerli okurlar…

Bir tarafta süngülere rağmen Zito demeyen Albay Süleyman Fethi Bey…

Diğer tarafta oğluna Zito diye bağır” diyen Vali İzzet…

Tarih ikisini de yazdı.

Biri onuruyla ölümsüzleşti.

Diğeri ise “Kambur” lakabıyla tarihin utanç sayfalarına gömüldü.

15 Mayıs 1919 yalnızca bir işgal tarihi değildir.

Aynı zamanda haysiyet ile teslimiyetin, direniş ile işbirlikçiliğin, şeref ile zilletin yan yana yazıldığı bir gündür.

Bu yaşananları da, bu yaşananlara ortak olanları da unutmamak ve unutturmamak dileğiyle.

 

Daha Fazla Göster

Abdullah Şahin

Tarihçi – Yazar

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

Başa dön tuşu
Kapalı