Köşe Yazıları

”ÜÇ ALİLER” DİVANI

Değerli okurlar, bugün sizinle resmi tarihin tozlu raflarında saklanan, popüler kültürün ise adını anmaktan köşe bucak kaçtığı, yakın tarihimizin en sancılı, en karanlık sayfalarından birini aralayacağız. Gelin, bundan tam 100 yıl önce kapılarına kilit vurulan ama bıraktığı derin izler memleketin hafızasından asla silinmeyen bir "dönem" üzerine konuşalım:

İstiklâl Mahkemeleri…

Memleketin her karışı işgal edildiği, vatanperver insanların işgali önlemek için çareler aradığı bir dönemde, 1920 yılının 23 Nisan’ında Ankara, yurdun dört bir yanından çıkıp ardına bile bakmadan gelen fedakâr vekillerle dolmuştu. Hepsinin amacı birdi. Ülkenin kurtuluşu. Ama o ağır şartlar altında kurulan çiçeği burnunda meclisin önünde devasa krizler vardı:

Asker kaçakları, işbirlikçiler, eşkıyalık yapanlar ve daha niceleri… Yüzyıldır aralıksız savaşan Anadolu bitmiş, yorgun düşmüş ve her şeyden umudunu keserek kabuğuna çekilmişti.

İşte bu krizi çözmek ve düzeni sağlamak adına meclisin açılışından sadece altı gün sonra, 29 Nisan 1920’de Hıyanet-i Vataniyye Kanunu çıkarıldı. Dört ay sonra ise 1793 Fransız Devrimi’nin olağanüstü yetkili mahkemelerinden esinlenilerek “İstiklâl Mahkemeleri” kuruldu.

Bakın, ilk başta amaç ne kadar net ve haklı değil mi? Asker kaçaklarını yakalamak, cepheyi tahkim etmek, işbirlikçilerin ve eşkıyaların kökünü kazımak… Çıkan kanun da oluşturulan mahkeme de memleketin salahiyeti için ne kadar masum görünüyordu.

İstiklal Mahkemelerinin üç dönemi vardı…

Özel bir kanunla 18 Eylül 1920 tarihinde kurulan birinci dönem İstiklâl Mahkemeleri, Ankara’daki hariç olmak üzere, 17 Şubat 1921 tarihine kadar hizmet verdi.

İkinci dönem İstiklâl Mahkemeleri, çalışmalarına 30 Temmuz 1921’de başladı ve 1923’ün Ekim ayına dek faaliyetlerini sürdürdü.

Üçüncü ve son dönem İstiklâl Mahkemeleri ise 1923 ile 1927 yılları arasında etkin oldu.

Ne olduysa oldu, her şey bu üçüncü dönemle başladı. Güç, denetimsiz bir hale geldiğinde ne olur bilir misiniz? Onun sonunu tasavvur bile etmek mümkün değildir. O gün saf amaçlarla kurulan bu mahkemeler zamanla amacından saptı; bu mahkemelere ters düşen kim varsa, hepsi kendini bu kürsülerin karşısında buldu.

Değerli okurlar, yazımın başında da belirttiğim gibi, resmi tarihin tozlu raflarında saklanan, popüler kültürün ise adını anmaktan köşe bucak kaçtığı bu mahkemeler ve o günden bugüne aldığı tarihi kararlarla adından söz ettirenler mahkeme heyetinde kimler vardı?

Evet, tarih bunlara unutulmaz bir isim koydu:

“Üç Aliler” ya da “Üç Aliler Divanı”.

Peki, kimdi bu “Üç Aliler”?

Mahkemenin başkanı ‘Kel’ Ali (Çetinkaya), üyeleri Kılıç Ali ve Necip Ali…

Arada bu kadroya Rize mebusu Ali (Zırh) de eklenirdi.

İlginçtir ki bu mahkemenin kapısının üzerinde “İstiklâl Mahkemesi Mücadelesinde Yalnız Allah’tan Korkar” yazısı asılıydı.

Yalnız bu heyetin içinde —savcı hariç— bir tane bile hukukçu yoktu! Kanunla kurulmuşlardı ama usulleri tamamen kendi vicdanlarıydı.

Savunma makamı yok, tanık yok; itiraz veya temyiz hakkı ise koskoca bir soru işaretiydi. Mahkemelerin acımasız işleyişini, kararların daha duruşma başlamadan belli olmasını aktaran şu meşhur ve tüyler ürperten cümle aslında her şeyi özetliyordu:

“Sanıkların idamına, tanıkların bilahare dinlenmesine…”

O günün meclisindeki bazı vekiller ortaya çıkan tehlikeyi çok önceden sezmişti. Bunlardan biri olan Elazığ mebusu Hüseyin Avni Bey meclis kürsüsünden:

“Olağanüstü mahkemeler olağanüstü dönemde kurulmuştur. Hükümet bize bu kanunu kabul ettirmiştir. Ancak bugün İstiklâl Mahkemelerinin el uzatmadığı hiçbir şey kalmamıştır. Efendiler! Siz memleketi yaşatmak istiyorsanız 350 mahkemenin kudretini artırın. Çünkü o beş mahkeme, memleketi kurtaramaz. Bu dünyanın adaletine sığmaz. Mesele asker kaçağıysa mahkemelerin yetkilerini sadece o kadarla sınırlayalım. Mahkemelere yüklenen her şeyi hüküm altına alma ve her şeye hüküm verme yetkisini üzerimizden kaldırmak bizlere farzdır!” diye haykırmaktaydı.

Bir diğeri, Sinop mebusu Hakkı Hami Bey:

“Efendiler İstiklâl Mahkemeleri’nde adam asmakla bizler gayemize ulaşacaksak, hiç ulaşmayalım. Pek çok masum canından oluyor. İdam tavuk öldürmek değildir, bunlar tavuk değildir. Hayat çok yüksektir!” diyerek vekillerin vicdanlarına seslenmekteydi.

Ama nafile… Üç Aliler Divanı bir kez gücü eline almıştı. İstiklâl Mahkemeleri’nin başkanı Kel Ali, inkılâbın mantığını şu sözlerle meşrulaştırıyordu:

“İnkılâplar; suçlular, hainler hatta şu veya bu nedenle vücudu zararlı olanlar kısacık mahkemelerden sonra öldürüldükleri zaman oluyor.”

Nitekim yıllar sonra, o kürsünün başındaki zat şu sözlerle durumun vahametini özetliyordu:

“Sadece ben 5 bin 216 kişiyi idam ettim.”

Bu mahkemelerin elinde kimler can vermedi, kimler o soğuk hücrelerde ecel terleri dökmedi ki? Kurtuluş mücadelesinin o büyük komutanı, Doğu’nun fatihi Kâzım Karabekir Paşa bile bu mahkemelerde sanık sandalyesine oturtuldu. Bunun dışında:

Ali Fuat Cebesoy (İdamla yargılandı, beraat etti)
Refet Bele (İdamla yargılandı, beraat etti)
Cafer Tayyar Eğilmez (İdamla yargılandı, beraat etti)
Mersinli Cemal Paşa (İdamla yargılandı, beraat etti)
Albay Bekir Sami Günsav (İdamla yargılandı, beraat etti)
Albay Arif Bey (“Ayıcı Arif” olarak bilinir; İzmir Suikastı davasında suçlu bulunarak idama mahkum edildi)
Alb. Halis Turgut (İzmir Suikastı davasında idama mahkum edildi)
Miralay Sadık Bey (İstiklal Mahkemesi’nde yargılandı)

Dönemin ünlü kalemlerinden Eşref Edip, aylarca hücresinde idama götürülenlerin feryatlarını dinledi; Gazeteci Zekeriya Sertel ve sonradan “Halikarnas Balıkçısı” adıyla edebiyat devine dönüşecek olan Cevat Şakir (Kabaağaçlı), sadece Resimli Ay dergisindeki yazıları yüzünden ölümün kıyısından dönüp sürgüne gönderildi.

O günlerde verilen kararlar ve yaşananlardan dolayı halk tarafından bir deyim türetildi: “Ali kıran baş kesen”.

Bu söz, Fatih Sultan Mehmet dönemindeki “Dal kıran baş kesen” halinden evrilerek Üç Aliler sayesinde dilimize yerleştirilmiş oldu.

Üç Alilerin kurduğu divanlar bitti ama o divanların bıraktığı ince sızı, nesiller boyu içimizi burkmaya devam etmekte.

Bu yazıdan da herkesin gönlüne bir hisse düşmesi dileğiyle…

Bir sonraki yazıda buluşmak üzere, adaletle kalın…

Daha Fazla Göster

Abdullah Şahin

Tarihçi – Yazar

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

Başa dön tuşu
Kapalı