NERESİ BURASI?
Amerika, birçok kez gittiğim, birçok eyaletini ve şehrini gezip gördüğüm, hatta ilk yurt dışı seyahatimi gerçekleştirdiğim ülke. Ama bu yıl, en son Nisan ayında tekrar gittiğimde, ilk kez kendimi Amerika’da olup da Amerika’da değilmişim gibi hissettim.

Nereden mi bahsediyorum? Elvis Presley’in memleketi, Tennessee’deki Memphis’ten.
Memphis, şimdiye kadar gördüğüm Amerikan şehirlerinden, hatta gezip gördüğüm dünyanın birçok farklı ülkesindeki şehirlerden çok farklı geldi bana.
Bu defa tatilime Florida’dan başlamıştım arkadaşlarımla. Orlando’dan başlayıp Tampa, Fort Lauderdale, Miami ve Key West’e kadar devam etmiştik. O yüzden Memphis’e vardığımızda , daha havaalanında buranın oralardan daha farklı ve ilginç bir yer olduğunu fark ettik.
Uber çağırmıştık. Uygulamada yaklaşık 10 dakika gösteriyordu ama gelmesi epey uzun sürdü. Daha bir gün önce Miami’de denize girmişken şimdi Uber beklerken üşüyorduk.
Neyse, 15-20 dakikalık bir bekleyişin ardından aracımız geldi. Ama o da ne? Şoförümüz kadındı. Bunda elbette hiçbir sorun yoktu ama yanında bir başka kadın daha vardı. İlk kez böyle bir şeyle karşılaşıyordum ve açıkçası biraz şaşırdım.
Bagajı açıp valizlerimizi yerleştirelim dedik ama bagaj o kadar dolu ve dağınıktı ki valizlerimize zar zor yer bulduk. Şoförümüz ise yerinden bile kıpırdamadı.

Neyse, bir şekilde valizlerimizi yerleştirip arabaya bindik ve yola çıktık. Fakat bu kez de arabadan garip sesler gelmeye başladı. Sanki her an bir yerinden dumanlar çıkacak ve yolun ortasında kalıverecekmişiz gibi hissediyordum. Başımıza bir şey gelmeden bir an önce otele varabilmek için adeta dua ediyordum.
Neyse ki sağ salim otelimize vardık.
Odamıza yerleşip üzerimize kalın bir şeyler geçirdikten sonra dışarı çıktık ve şehri keşfetmeye başladık.
Memphis müziğin şehriydi. Bu yüzden ilk durağımız, şehrin en ünlü yerlerinden biri olan Beale Street oldu.

Saat henüz erkendi. Hava daha kararmamıştı ve biz de acıkmıştık. Biraz dolaştıktan sonra hem müzik dinleyip hem de bir şeyler yiyebileceğimiz güzel bir yer bulup içeri girdik.
Kalabalık bir grup sahnede harika blues müziği çalıyor ve söylüyordu. Biz de bir yandan karnımızı doyuruyor, bir yandan da tam anlamıyla bir müzik ziyafeti çekiyorduk. Üstelik yemekler de böyle bir yere göre oldukça iyiydi.
Yaklaşık iki saat sonra dışarı çıktığımızda ise sokak bambaşka bir hale bürünmüştü.
Ortalık kalabalıklaşmıştı. Havada buram buram alkol ve ot kokusu vardı. Her bardan ayrı bir müzik sesi yükseliyordu. Ama asıl ilgimi çeken, aynı zamanda beni biraz ürküten ve şaşırtan şey, sokakta bir sürü, onlarca askeri polisin bulunmasıydı.

O kadar çoklardı ki neden bu kadar fazla polis olduğunu bir türlü anlayamadım.
Polislerden birinin yanına gidip neden burada olduklarını, herhangi bir tehlike ya da olumsuz bir durum olup olmadığını sordum. Verdikleri cevap ise daha da ilginçti:
“Yaz gelince insanlar taşkınlık yapıyorlar. Onun için buradayız. Bir sorun yok.”
Ben de bu kadar askeri polisi bir arada görünce kendimi güvende hissetmediğimi söyledim. Onlar ise tam tersini söylüyorlardı:
“Biz buradayız, çok güvendesiniz.”
Gerçekten çok ilginçti. Açıkçası verdikleri cevap beni pek tatmin etmemişti ama yapacak bir şey yoktu. Biz turisttik ve turistliğimize devam etmeliydik.

Birkaç fotoğraf çekilmek için ünlü caddenin biraz ilerisine geçtik. Bir süre dolaştıktan sonra tekrar Beale Street’e dönelim dedik.
Ama o da ne?
Sokağın girişinde bariyerler vardı.
Çıkarken bunu fark etmemiştik. Ancak geri dönüp sokağa girmek istediğimizde bizden kimlik istediler.
Ben pasaportumu otelde bırakmıştım.
Dolayısıyla beni içeri almıyorlardı.
Derken aklıma pasaportumun telefonda fotoğrafının olduğu geldi. Onu gösterdim, neyse ki kabul ettiler ve tekrar sokağa girebildim.

Zaten o meşhur blues müziğinin evi olan Beale Street, düşündüğümden çok daha küçük bir caddeydi.
Biraz daha dolaştıktan sonra otelimize döndük.
Ama Memphis maceramız daha yeni başlıyordu…
Devami bir sonraki yazımda. Görüşmek üzere.



