Köşe Yazıları

GRACELAND

Memphis’teki ikinci günümüzde, buraya asıl geliş amacımız olan Graceland’i ziyaret etmek için erkenden uyandık. Kahvaltımızı yaptıktan sonra Uber’imizi çağırıp yola koyulduk.

İlk olarak biletlerimizi aldık. Dilerseniz sadece Graceland’i, yani Elvis Presley’in yaşadığı evi gezebiliyor; dilerseniz buna ek olarak şahsi koleksiyonlarından oluşan sergileri de ziyaret edebiliyorsunuz. Biz her iki bölümü de görmek istediğimiz için kapsamlı bileti tercih ettik.

Diğer ziyaretçilerle birlikte bizi özel minibüslere bindirip yolun hemen karşısındaki Graceland’e götürdüler. O ünlü beyaz evin önüne geldiğimizde dikkatimi çeken ilk şey, binanın düşündüğümden çok daha küçük olmasıydı. Zaten bu yüzden içeriye aynı anda yalnızca belirli sayıda ziyaretçi kabul ediyorlardı.

Her şey son derece iyi organize edilmişti. Çok sayıda görevli vardı ve ziyaretçileri sürekli bilgilendiriyorlardı. Herkese birer tablet ve kulaklık verildi. Hangi odaya ya da bölüme girersek, orayla ilgili bilgileri kulaklıktan dinleyebilecektik. Böylece evin her köşesinin hikâyesini adım adım öğrenecektik.

Ancak ilk öğrendiğimiz detaylardan biri, ikinci katın ziyarete kapalı olduğuydu. Elvis Presley’in yatak odasının da bulunduğu bu alan, ailesi tarafından özel tutulduğu için ziyaretçilere açılmıyordu.

Gezimiz başladığında, bizi ilk önce beyaz tonlarda döşenmiş, meşhur tavus kuşu desenli camlarla süslü, sade ama şık olan oda karşıladı. Hemen karşısında ise yemek odası yer alıyordu.

Mutfak; yemek odası ile “Jungle Room” adını verdikleri, içinde küçük bir şelalenin bile bulunduğu ve adeta bir ormanı andıran odanın arasında kalıyordu. Burası oldukça karanlık, küçük ve bana göre biraz klostrofobik bir mekândı.

Ardından aynalarla kaplı dar merdivenlerden aşağı inerek alt kattaki odaları gezmeye başladık. Bu odalardan biri, Elvis’in misafirlerini ağırladığı salondu. Aynalarla süslü bu odada; U şeklinde dev bir koltuk, ortasındaki sehpada beyaz bir maymun figürü ve hemen yanında zengin bir bar dikkat çekiyordu. Fakat odada hiç pencere yoktu.

Tam karşısındaki bilardo odasında da hiç pencere yoktu ve üstelik duvarları baştan aşağı desenli bir kumaşla kaplanmıştı. Bana kalırsa fazlasıyla basık bir yerdi. Bir süre sonra nefesimin daraldığını hissedip kendimi hızla odadan dışarı attım.

Üst kata çıkıp az önce gördüğümüz ormanımsı odadan geçerek bahçeye adım attığımda rahat bir nefes aldım.

Açıkçası ev bana göre küçük ve biraz karanlık ve basık gelse de bahçesi gerçekten muhteşemdi. Bir çiftliği andıran bu geniş arazide atlar dolaşıyordu. Evin çevresindeki açık alan insana bambaşka bir ferahlık veriyordu.

Bahçenin farklı noktalarına yerleştirilmiş sergileri gezmeye başladık. Çocukluğundan itibaren Elvis’in hayatından kesitler sunan bu alanlar, benim için evin kendisinden çok daha ilgi çekiciydi.

Graceland ziyaretimizin sonunda “Meditation Garden” adını verdikleri aile mezarlığına geçtik.

Burası benim için gerçekten sürpriz oldu. Açıkçası Elvis ve ailesinin mezarlarının burada yer aldığını bilmiyordum. Elvis ilk vefat ettiğinde Memphis Midtown’da bulunan Forest Hill Mezarlığı’na gömülmüş. Ancak daha sonra babasının isteği üzerine özel izin alınarak Elvis’in ve annesinin mezarları Graceland’deki bu alana taşınmış.

Elvis burada; doğumundan kısa süre sonra hayatını kaybeden ikiz kardeşi, anneannesi, annesi ve babasıyla birlikte yatıyordu. Biraz ileride ise genç yaşta hayatını kaybeden kızı Lisa Marie Presley ile Lisa Marie’nin oğlu, yani Elvis’in torunu Benjamin Storm Keough’un mezarları bulunuyordu.

Graceland gezimiz burada sona ermişti. Bizi bekleyen minibüslere tekrar binerek yolun karşısındaki ana sergi kompleksine geçtik.

Asıl büyük sergi alanı buradaydı. Elvis’in anıları ve şahsi eşyalarıyla dolu devasa bir dünya gibiydi. Arabaları, motosikletleri, sahne kostümleri, altın plakları, film afişleri, gitarları… Saymakla bitmiyordu!

Gezimizin belki de en etkileyici bölümü en son ziyaret ettiğimiz yerdi: kompleksin bahçesinde sergilenen Elvis’in iki özel uçağı.

Uçakların içine girip Elvis’in kullandığı oturma grubunu, yatağını, barını ve altın kaplama lavabosunu görünce insan ister istemez onun dünyasına çekiliyordu. Bir anlığına Elvis’le birlikte seyahat ediyormuşuz gibi hissettik.

Kafamızda Elvis melodileri çalarken gezimiz tamamlanmış, artık otele dönme zamanımız gelmişti.

Yine Uber çağırdık. Yaklaşık 5-10 dakika sonra Amerikalıların o meşhur devasa kamyonetlerinden biri bize doğru yanaşmaya başladı.

“Bizim araç bu olamaz herhalde,” diye düşündük. İçinde siyahi bir çift vardı ve kendi kendimize, “Kesinlikle bunlar değildir,” diyorduk. Ancak araç tam yanımızda durup plakayı kontrol ettiğimde, beklediğimiz Uber’in gerçekten bu olduğunu anladım.

Havaalanından gelirken bindiğimiz araçta olduğu gibi yine iki kişi gelmişlerdi ve aracın içi özel eşyalarla doluydu. Fakat onun aksine bu araç son derece temiz ve konforluydu.

Bu heybetli araca binip Memphis sokaklarından geçerek otelimize döndük. Böylece Elvis’in izlerini takip ettiğimiz Graceland günümüz sona ermiş oldu.

Ama Memphis maceramız henüz bitmemişti…

Daha Fazla Göster

İlkgül Karaca

Gazeteci / Yönetici

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

Başa dön tuşu
Kapalı