Köşe Yazıları

İŞİMİZ YAŞAMAK

“İnsan her an gitmeye hazır gibi yaşamalı bu hayatta. ‘Hadi eyvallah!’ dediğinde mazi ağır yük olmamalı omuzlarında. Hemen kalkıp yeniden yola koyulabilmeli. Hem de hiç arkasına bakmadan terk edebilmeli her şeyi,” diyerek yazmayı sürdürdü Selim. İç sesi “Hayat bildiği gibi gelir,” diyordu. İnsan olumlu ya da olumsuz her an, her şeye hazırlıklı olmalıydı.

 

İşimiz yaşamaktı bizim. Eğrisiyle, doğrusuyla bir hayat sürmek ve o son anda, hayatımız gözlerimizin önünden bir film şeridi gibi geçerken, “Oh ne iyi yapmışım da doyasıya yaşamışım,” diyebilmekti yaşam.

 

Kitabın taslağını bitirdiği için rahatlamıştı. Editör Hilmi bey “İlk taslak olarak kabul edilebilir ama düzeltilmesi gereken bir nokta var,” dediğinde şaşırmıştı. Adam, Aysel’in kocasını aldatmasıyla ile ilgili bölüme takılmıştı.

 

Romanın kahramanı Aysel, tipik bir ev hanımıydı. Onu mutlu ya da mutsuz olarak nitelendirmek mümkün olmasa da o, hem bir anne hem de eş olarak üzerine düşen görevlerini en iyi şekilde yapan fedakar bir kadındı. Hilmi’nin takıldığı nokta şuydu: Aysel gibi hayatından hoşnut görünen, tutucu bir ev kadının eşini aldatmak için ne gibi bir sebebi olabilirdi? Editörün rahatsız edici bir boşluk olarak gördüğü bu konuyu Selim, bilerek okurun hayal gücüne bırakmıştı. “Kocasını aldatan bir kadının ya ruhsal bir sıkıntısı ya da çocukluğundan gelen tatminsizliği vardır. Ne bileyim canım, annesinin babasını aldattığına tanık olmuştur falan,” diyerek konuşmasını sürdürdü Hilmi bey. O konuştukça, Selim’in kendi hayatı gözünün önünden geçiyordu… Onun düşünceli halini fark eden editör, “Yani, Selimciğim, bunları ben değil sen bileceksin,” diyerek konuyu kapattı.

 

Selim, ani bir şokla sarsılmış gibi bir anda irkildi. Kitabın kopyasını koltuğunun altına sıkıştırıp alelacele ofisten fırladı. Binadan çıktığında bacakları titriyordu. Tüm vücudunu ter basmıştı. Yanakları kıpkırmızı olmuş, gözleri kan çanağı gibiydi. Bu haliyle ipini koparmış saldırgan bir boğaya benziyordu. Ne demişti editör? “Çocuklukta ailesiyle ilgili bir travması olan bir kadının kendi kocasını aldatması çok doğaldır.” Bu cümle kulaklarında çınlıyordu.

 

Yok, Mine yapmazdı! Karısının ona sadık olduğuna adı kadar emindi. Hemen telefona sarılıp onu aradı ama telefon kapalıydı. Saatine baktı, öğlene geliyordu. Bu saatte İngilizce kursunda olmalıydı. Oraya gitmek için davrandı ama Amerikan Kültür mü yoksa British Time’a mı gidiyordu? Hatırlayamadı. Bugüne kadar eşinin hiçbir şeyiyle ilgilenmemişti ki. Dil öğrenmek için kursa gidiyorum deyip sonra da bir herifle buluşmak ne kadar basitti. Bu düşünce midesini bulandırdı. Geçen hafta bir akşam lise sınıf arkadaşlarıyla yemeğe gitmesi, son günlerde süslenip püslenip dışarı çıkması, eve sürekli geç gelmesi hepsi çok üst üste gelmişti. “Of Mine, eğer beni aldatıyorsan bunu sana ödetirim,” diyerek yumruğunu sıktı. Düşündükçe öfkesi artıyordu. Nefes alıp verişi hızlanmış, soluk soluğa kalmıştı.

 

Yürüyerek geldiği ofisin önünden bir taksi çevirdi. Apartmanın önüne varınca “Üstü kalsın,” diyerek aceleyle arabadan inip koşar adımlarla yukarı çıktı. Anahtarı nereye koymuştu? Sol cebine baktı, orada yoktu. “Allah kahretsin,” diyerek söylendi. Sağ cebinde olmalıydı. Oradan bir avuç dolusu anahtar çıkardı ama elleri titriyordu. Hangisi sokak kapısının anahtarıydı? Hatırlayamıyordu. Hiçbir şey düşünemiyordu o an. Aklında tek bir şey vardı, aldatılıyordu. Nihayet kapıyı açtı. Göz yaşlarına karışmış olan terini ceketinin koluna sildi. Burnunu çekerek üzerindekileri çıkarmadan koşar adımlarla kendini yatak odasına attı.

 

Elbise dolabını açtı ve dolabın arkasına doğru elini uzattı. Hiçbir şey görmüyordu ama arkada tıkıştırılmış ne varsa çekip ortaya döktü. Birkaç çanta, bir kazak, bir eşofman takımı eline geldi. Aramaya devam etti ve dolabın derinliğinde içi dolu bir spor çantası buldu. Aradığı bu çantanın içinde olabilirdi zira Mine’nin hiçbir zaman spora ilgisi olmamıştı. Çantanın fermuarını açıp içindekileri tek tek dışarı çıkardı. Eline önce bir cep telefonu geçti. Yakalanmamak için sevgilisiyle bu telefondan iletişim kuruyordu demek ki. Ne yazık ki telefon kapalıydı. Çantanın içini karıştırmaya devam etti. Eline kaygan bir kumaş geldi ve onu da çekip çıkardı. O da ne? Mor renkli bir babydoll’du bu. “Aman Tanrım!” diye düşündü. Biri soracak olsa, “Yok, benim karım Babydoll falan bilmez,” derdi. Onu elindeki seksi iç çamaşırı içinde düşündüğünde kan beynine sıçramış gibi “Bunu bana nasıl yaparsın?” diye hiddetle elindekileri odanın içine savurdu. Ağlıyor ve bir yandan da planlar yapıyordu. Mine’yi sevgilisiyle basacak ve ikisinin de oracıkta canını alacaktı. Bağırmak, içindeki nefret ve kıskançlık duygularını haykırmak istiyordu. Tam da o sırada gözüne aynadaki yansıması ilişti. Kendini tanımakta zorlandı çünkü kıpkırmızıydı ve ağzından köpükler çıkıyordu. İçinden çıkan canavarı görünce donakaldı. Bakışları aynaya sabitlenmişti.

 

Hilmi bey haklıydı. Aldatılma hadisesini gerçekten de çok zayıf işlemişti. İnsan her şeye hazırlıklı olmalıydı bu hayatta. İşimiz buydu bizim, yaşamak. Her ne olursa olsun sadece yaşamak için devam etmeliydi. Hayat bildiği gibi gelirdi ve şimdi ona doğru gümbür gümbür gelmekteydi.

 

Bahar Umurtak

 

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı