Köşe Yazıları

Cumhuriyet, Devletin Halkıyla Kucaklaşmasıdır

Sevgili okurlarım,

Cumhuriyetimizin ilanının 103. yıl dönümünü kutluyoruz. Büyük Atatürk’ün en büyük eserini ortaya koyduğu kutlu gündeyiz. Bu yazımda ben size Cumhuriyet nedir diye anlatmayacağım. Bu yazımda Cumhuriyetin ne olduğunu Büyük Atatürk’ün bir hatırasını paylaşarak birlikte yaşamak istiyorum. Manevi kızı Sabiha Gökçen, Mustafa Kemal’in hayatında önemli iz bırakan o önemli olayı şöyle aktarmaktadır:

Benim için çok mutlu olan bir gecenin sabahı Atatürk’le tekrar çiftliğe gittik. Yanılmıyorsam bir tatil günü idi… Dolaşıp hava alırken oldukça yaşlı bir köylü kadına rastladık yolda. Atlarımızı durdurduk. Daha önceleri de belirttiğim gibi, Ata bizim insanlarımızla, halkımızla konuşmaktan, onlarla sohbet etmekten, dertleşmekten, sorunlarını öğrenmekten çok büyük bir zevk alırdı. Hatta bazen sırf bu düşünce ile ülkeyi şöyle bir baştan bir başa taradığına bile yakinen tanık olmuşumdur.

Yaşlıca köylü kadın kanter içindeydi. Belli ki epey yol tepmişti… Yaşını tam olarak kestirmeye olanak yoktu. Yalnız yüzündeki derin çizgiler, ıstıraplı günler yaşamış olduğunu ortaya koyuyordu. Cildinin kırışıklığı yanında esmerliği, güneşten kavrulmuş olduğu da gözden kaçmıyordu. Büyük bir yükü sırtında taşıyan insanlara öz bir hâli vardı. Elindeki değneğe yaslanarak şöyle bir doğrulup bize baktı. «Sanki beni baştan ayağa süzecek ne var?» dermiş gibi.

Atatürk attan inerek bu ihtiyar kadının yanına sokuldu:

«Merhaba nine?»

Kadın, Ata’nın yüzüne bakarak hafif bir sesle:

«Merhaba!» dedi.

«Nereden gelip, nereye gidiyorsun?»

Kadın şöyle bir duralayıp:

«Neden sordun ki?» dedi. «Yoksa buraların sabısı mısın, bekçisi mi?»

Paşa gülümsedi:

«Ne sahibiyim, ne de bekçisi nine… Bu topraklar Türk milletinin malıdır, buranın bekçisi de Türk milletinin kendisidir… Şimdi nereden gelip nereye gittiğini söyleyecek misin?»

Kadın başını salladı:

«Tabii söyleyeceğim… Ben Sincan’ın köylerindenim bey… Otun güç bittiği, atın geç yetiştiği kavruk köylerinden birindeyim. Bizim muhtar bana bir bilet alıverdi. Trene bindirdi. Kodum Ankara’ya geldim…»

«Muhtar niçin Ankara’ya gönderdi seni?»

«Gazi Paşamızı görmem için… Başını pek ağrıttım da… Benim iki torunum gâvur harbinde şehit düştü. Memleketi gâvurdan kurtaran kişiyi bir kez görmeden ölmeyeyim diye hep dua ettim durdum… Rüyalarıma girdi Gazi Paşa. Ben de gün deyip bunları muhtara anlatınca, o da bana bir bilet alıverip saldı Ankara’ya… Geceleğin geldimdi… Yolu neyi de bilmediğimden, işte ahşamdan belli bööle kendimi ordan oraya vurup duruyom bey…»

«Senin Gazi Paşa’dan başka bir isteğin var mı?»

Kadının yüzü birden sertleşti:

«Töbe de bey, töbe de! Daha ne isteyebilirim ki… O bizim vatanımızı kurtardı. Bizi düşmanın elinden kurtardı… Şehitlerimizin mezarlarını onlara çiğnetmedi. Daha ne isteyebilirim ondan? Onun sayesinde şimdi istediğimiz gibi yaşayıp gidiyoruz. Şunun bunun, gâvur dölünün köpeği olmaktan onun sayesinde kurtulmadık mı? Buralara bir defa yüzünü görmek, ona sağol paşam demek için düştüm. Onu görmeden ölürsem gözlerim açık gidecek. Sen efendi bir adama benziyorsun, bana bir yardım ediver de Gazi Paşa’yı nerede bulacağımı deyiver…»

Atatürk’ün gözleri dolu dolu olmuştu. Çok duygulandığı her hâlinden belli oluyordu. Bana dönerek:

«Görüyorsun ya Gökçen…» dedi. «İşte bu bizim insanımızdır… Benim köylüm, benim vefalı Türk anamdır bu…»

Attan indim ben de. Yaşlı kadının ellerini tuttum:

«Anacığım…» dedim; «Sen gökte aradığını yerde buldun. Rüyalarını süsleyen, seni buralara kadar koşturan büyük insan Gazi Paşa… Yani Atatürk işte karşında duruyor…»

Köylü kadın bu sözleri duyunca şaşkına döndü. Elindeki değneği yere fırlatıp Atatürk’ün ellerine sarıldı. Görülecek bir manzaraydı bu. İkisi de ağlıyorlardı. İki Türk insanı, biri kurtarıcı, biri kurtarılan, ana oğul gibi sarmaş dolaş olmuş ağlıyorlardı. Yaşlı kadın belki on defa öptü, öptü, öptü Ata’nın ellerini… Sonra heybesinden küçücük bir paket çıkardı. Daha doğrusu beze sarılmış bir köy peyniri. Bunu Atatürk’e uzattı:

«Tek hayvanımın sütünden kendi elimle yaptım Gazi Paşa!» dedi. «Bunu sana hediye getirdim. Seversen gene yapıp getiririm…»

Paşa hemen orda bezi açıp peyniri yedi. Çok beğendiğini söyledi.

Sonra birlikte köşke kadar gittik. Oradakilere şu emri verdi:

«Bu anamızı alın, burada iki gün konuk edin. Sonra köyüne götürün. Giderken de kendisine üç inek verin. Benim armağanım olsun.»

Evet sevgili okurlarım,

Bu anı, Cumhuriyetin ne olduğunu anlatan en anlamlı örneklerden biridir. Sincan’ın bir köyünden, iki torununu vatan uğruna şehit vermiş yaşlı bir Türk anası, yalnızca Gazi Paşa’yı görebilmek, ona teşekkür edebilmek için Ankara’ya gelmiştir. Atatürk ise karşısında kendisini görmek için yollara düşmüş bu anayı yalnızca dinlemekle kalmamış, onun sevgisine aynı içtenlikle karşılık vermiş, ihtiyaçlarını gözetmiş ve köyüne eli boş dönmemesi için gerekeni yapmıştır.

İşte Cumhuriyetin ruhu, bu karşılaşmada kendini gösterir. Bir yanda vatanı uğruna evlatlarını kaybetmiş, bütün yoksulluğuna rağmen gönlü minnet ve sevgiyle dolu bir Anadolu kadını; diğer yanda kendisini milletinden ayrı görmeyen, o milletin içinden gelen ve onun için mücadele eden bir devlet adamı vardır. Aralarındaki bağ, makamların ve unvanların ötesinde, aynı vatanın insanı olmanın bağıdır.

Atatürk’ün «Bu topraklar Türk milletinin malıdır, buranın bekçisi de Türk milletinin kendisidir» sözleri de bu anının en önemli mesajlarından biridir. Çünkü Cumhuriyet, milletin kendi vatanının sahibi olması kadar, devletin de o milletin sesine kulak vermesi, derdini anlaması ve ihtiyaçlarına karşılık vermesi demektir. Yaşlı kadının Gazi Paşa’ya duyduğu sevgi ile Atatürk’ün o kadına gösterdiği yakınlık, Cumhuriyetin yalnızca bir yönetim biçiminden ibaret olmadığını; insanı, emeği, vefayı ve dayanışmayı temel alan bir yaşam anlayışı olduğunu ortaya koymaktadır.

Yıllardır söylediğim gibi, Cumhuriyet bir yaşam biçimidir.

Cumhuriyet, bir köylü kadının hiçbir çekince duymadan devletin başındaki insana ulaşabilmesi, derdini anlatabilmesi ve karşısında kendisini dinleyen bir insan bulabilmesidir. Cumhuriyet, devletin halkına yukarıdan bakmaması, halkının acısını ve sevincini paylaşmasıdır. Cumhuriyet, vatanın gerçek sahibinin millet olduğunu unutmamak ve devletin varlık nedeninin millete hizmet etmek olduğunu bilmektir.

Cumhuriyet, devletin halkıyla kucaklaşmasıdır.

Daha Fazla Göster

Abdullah Şahin

Tarihçi – Yazar

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

Başa dön tuşu
Kapalı