Köşe Yazıları

Mudanya’da Kırılan Mermer Masa

1918…

Osmanlı Devleti için ağır bir teslimiyetin, millet için ise büyük bir çaresizliğin adıydı Mondros.

Bir zamanlar üç kıtada hüküm süren bir devlet, şimdi önüne konulan şartları kabul etmek zorunda bırakılmıştı. Ordular dağıtılmış, silahlar teslim edilmiş, vatan toprakları işgal kuvvetlerinin ayakları altında kalmıştı.

Fakat tarih, bazen en karanlık gecelerin ardından hiç beklenmedik bir sabahla aydınlanır.

İşte 1918’in bu karanlık ve teslimiyetçi tablosunu, Mustafa Kemal Paşa önderliğinde yürütülen Millî Mücadele silip süpürdü.

Türk ordusunun kazandığı büyük askerî zafer, sıra diplomasiye geldiğinde bu kez Mudanya sahillerine taşındı.

Ve Mudanya’da artık mesele yalnızca silahların değil, milletin iradesinin konuşacağı bir masaya dönüşmüştü.

Konferans başlamadan bir gün önce Bursa’dan otomobillerle Mareşal Fevzi Çakmak, General İsmet İnönü, General Asım Gündüz ve daha başka kumandanlar ile subaylar, konvoy hâlinde Mudanya’ya doğru yola çıktılar.

Akşamüzeri Mudanya’ya girdiklerinde onları büyük bir halk kalabalığı karşıladı.

Sokaklar insanlarla doluydu.

Halkın coşkulu tezahüratları arasında Mudanya’ya giren Fevzi Çakmak, kendilerini karşılayan Mudanyalılara dönerek:

“Tarih sizi altın kalemle kaydedecektir.” dedi.

Bu söz, yalnızca Mudanya halkına söylenmiş bir cümle değildi.

Aslında o gün orada bulunan herkese, tarihin nasıl yazılmakta olduğunu anlatıyordu.

Türk delegasyonunun başında ise İsmet İnönü bulunacaktı.

Ertesi gün Mudanya Limanı’nda hareketlilik başladı.

İtilaf Devletleri’nin temsilcileri birer birer geliyordu.

Önce Edward Quinet adlı savaş gemisiyle Fransız General Charpy ve daha önce Ankara Antlaşması’nı imzalayan Gazeteci-Diplomat Franklin Bouillon geldi.

Ardından İtalyan temsilcisi General Monbelli, Galileo adlı gemiyle Mudanya’ya ulaştı.

İngiliz temsilcisi General Harrington ise Iron Duke adlı zırhlıyla geldi.

Ancak dikkat çeken bir ayrıntı vardı.

Bu heyetlerin arasında Yunan askerî temsilcisi yoktu.

Çünkü artık şartlar değişmişti.

Yunan ordusu Anadolu’dan sökülüp atılmış, Türk ordusu İzmir’e girmiş ve savaş meydanındaki sonuç, şimdi diplomasi masasında karşılığını bulmaya başlamıştı.

Amerikalı tarihçi Hemingway de o günleri yakından izliyordu.

23 Ekim 1922’de The Toronto Daily Star gazetesinde yayımlanan yazısında, işgal altındaki İstanbul sokaklarını gazeteci gözüyle anlatırken Mudanya’da yaşanan diplomatik mücadeleye de yer vermişti.

Mudanya’yı şöyle tarif ediyordu:

“Mudanya, Marmara kıyısında sıcak, toz toprak içinde, eciş bücüş yollarıyla, evleri ahşap, sivrisinek yuvası ikinci sınıf bir kıyı kasabası.”

Fakat Hemingway’in asıl dikkat çektiği şey kasabanın görüntüsü değildi.

İngiliz sancak gemisi Iron Duke‘ın külrengi ve ürkütücü savaş kuleleri Mudanya açıklarında duruyordu.

Ama o geminin taşıdığı generaller, Hemingway’in ifadesiyle, buraya artık barış koşullarını dikte ettirmeye değil, barış dilenmeye gelmişlerdi.

İşte Mudanya’nın gerçek hikâyesi tam da burada başlıyordu.

Mudanya halkı arasında o günlere dair anlatılan anlamlı bir anekdot vardır.

İtilaf Devletleri’nin İngiliz, Fransız ve İtalyan delegeleri Mudanya iskelesine çıktığında, İsmet İnönü onları karşılamak üzere yaverini göndermişti.

Fakat yabancı generaller bu karşılamadan memnun kalmadılar.

Onlara göre rütbeleri generaldi ve kendilerini de bir general karşılamalıydı.

“Bizim rütbemiz general. Dolayısıyla bizi de bir generalin karşılaması gerekir.” dediler.

Yaver, duyduklarını İsmet Paşa’ya aktardı.

İnönü’nün cevabı kısa ve netti:

“Biz galip devletiz. O nedenle bildiğimiz şekilde hareket etmekte özgürüz. Bu şekilde karşılanmayı kabul etmek zorundasınız.”

Generaller bu tavrı kabul etmek istemediler.

“Bu durumda geri döneceğiz.” dediler.

Yaver yeniden İsmet Paşa’nın yanına gitti ve durumu anlattı.

İsmet Paşa’nın tavrında en küçük bir değişiklik yoktu.

Yabancı generaller gerçekten gemilerine döndüler.

Fakat kısa süre sonra yaptıkları hesabın yanlış olduğunu anladılar.

Çünkü Mudanya’dan geri dönmek, aslında daha büyük bir siyasi kayıp anlamına gelecekti.

Bu yüzden yeniden limana geldiler.

Bu kez mütareke evine kadar yürümeye karar verdiler.

Ve o yürüyüş, onların hafızalarından kolay kolay silinmeyecek bir yürüyüş olacaktı.

Caddenin iki tarafı Türk bayraklarıyla donatılmıştı.

Yabancı generaller, Türk bayraklarının arasından başları öne eğik şekilde yürüyordu.

Bazı yerlere asılan büyük bayrakların arasından geçerken başlarını daha da eğmek zorunda kalıyorlardı.

Bir zamanlar İstanbul’da hükümranlık taslayanlar, şimdi Türk bayraklarının arasından sessizce geçiyordu.

İsmet Paşa’ya daha sonra:

“Böyle davranmakla görüşmelerin kesileceğinden korkmadınız mı?” diye sordular.

İnönü’nün cevabı yine kısa oldu:

“Hayır. Onların geri memleketlerine dönemeyeceklerini biliyordum.”

Bu cümle, İsmet Paşa’nın diplomasi anlayışını anlatmaya yetiyordu.

İsmet Paşa yabancı delege heyetini kapıda karşıladı.

Ardından hiç vakit kaybetmeden görüşmenin yapılacağı odaya geçtiler.

İngiliz General Harrington hâlâ kendisini galip devletin temsilcisi gibi görüyordu.

Üstelik Harrington yalnızca İngiliz heyetinin başındaki isim değildi; aynı zamanda İstanbul’daki işgal kuvvetlerinin komutanıydı.

Birkaç dakikalık sohbetin ardından etrafına baktı ve:

“Yerlerimizi öğrendik, gemilerimize geri dönelim.” dedi.

Sonra Fransız ve İtalyan delegelerine baktı.

İsmet Paşa bu sözden hiç memnun kalmadı.

Emir subayına göz işaretiyle kapıyı açmamasını söyledi.

Ardından General Harrington’a dönerek sert bir ses tonuyla:

“Bundan sonra benim emrim altındasınız. Ben izin verirsem dönebilirsiniz.” dedi.

Odanın havası bir anda değişti.

Az önceki diplomatik nezaket yerini sert bir gerilime bırakmıştı.

Harrington öfkelendi.

Tehditkâr bir tavırla:

“Paşam, çok ileri gidiyorsunuz. Bu tavrınıza devam ederseniz görüşmeye katılmayız. İstanbul’u yakarım, sonuçlarına katlanırsınız…” dedi.

İsmet Paşa’nın öfkesi artık gizlenemeyecek kadar büyümüştü.

Masaya doğru eğildi ve:

“Sen İstanbul’u yak ama ben de Çanakkale Boğazı’nı kapatır, sizi Marmara’da balık gibi yüzdürürüm. Gerekirse savaşırız.” diyerek yumruğunu konsolun önündeki mermer masaya indirdi.

Mermer masa çatırdayarak kırıldı.

O an Mudanya’da yalnızca bir masa kırılmamıştı.

1918’de Mondros’ta masaya oturan teslimiyet anlayışı da artık parçalanıyordu.

Bundan sonra konuşacak olan, savaş meydanında kazanmış bir milletin temsilcisiydi.

Mudanya’daki bu tabloyu anlamak için yalnızca masaya bakmak yetmez.

O masanın arkasında binlerce kilometrelik bir yol vardı.

Cephelerde dökülen kan…

İmkânsızlıklar içinde savaşan askerler…

Cephane taşıyan kadınlar…

Ve Anadolu yollarında ilerleyen kağnılar…

Franklin-Bouillon’un cephe gerisindeki kağnı kollarını gördüğünde Yusuf Kemal Bey’e söylediği o meşhur söz akıllara gelir:

“Kağnı kamyonu yenemez.”

Gerçekten de dışarıdan bakıldığında kağnının kamyonu yenmesi mümkün değildi.

Ama Millî Mücadele’nin asıl gücü, makinelerde değil; o kağnıları süren nasırlı ellerdeydi.

O insanlar yenilmeye razı değildi.

İşte Mudanya’da masaya oturanlar, yalnızca Türk ordusunun değil, o kağnıların da temsilcileriydi.

Ve nihayet…

3 Ekim 1922’de başlayan müzakereler, günler süren zorlu görüşmelerin ardından 11 Ekim 1922 sabahı saat 06.30’da sona erdi.

Tarihimizin en önemli dönüm noktalarından biri gerçekleşti.

Mudanya Mütarekesi imzalandı.

1918’de Mondros’ta teslim alınan bir millet, 1922’de Mudanya’da kendi şartlarını kabul ettiriyordu.

Bu, sıradan bir ateşkes değildi.

Bu, askerî zaferin diplomasi masasında tescillenmesiydi.

Mütarekenin imzalanmasının ardından Mudanya’da farklı bir hava vardı.

A. Galip Tokça’nın eserinde anlattığına göre, mütareke imzalanır imzalanmaz generaller ve paşalar birbirlerinin ellerini sıkarak birbirlerini kutluyorlardı.

Başta İngiliz generali olmak üzere, Türk askerlerinin karşısında selam duruşunda bekleyen yabancı heyetler, askerlerimizi selamlayarak mütareke binasından ayrılıp savaş gemilerine doğru gidiyorlardı.

Fakat heyetin içinde biri diğerlerinden farklıydı.

Fransız Franklin Bouillon…

Sivil olarak görüşmelere katılan Bouillon’un sevinci öylesine büyüktü ki şapkasını çıkarıp havaya fırlatıyor, karşısına çıkan Türklerin elini sıkıyor ve kahraman Türk askerlerini göstererek:

“Yaşayın, yaşayın Türk askeri!” diye bağırıyordu.

Bu manzara Mudanya halkında büyük bir etki bırakmıştı.

Çünkü savaşın sonunda herkes bir gerçeği görmüştü:

Anadolu’da başlayan Millî Mücadele, artık dünya tarafından kabul edilen bir başarıya dönüşmüştü.

1918 Mondros’undan 1922 Mudanya’sına uzanan çizgiye baktığımızda aslında yalnızca dört yıllık bir zaman dilimini görmeyiz.

Bir milletin yeniden ayağa kalkışını görürüz.

Mondros, teslimiyetin ve çaresizliğin belgesiydi.

Mudanya ise askerî zaferin diplomasi masasında perçinlenmesiydi.

İstanbul, Boğazlar ve Doğu Trakya, tek bir kurşun daha atılmadan, diplomatik akılla kurtarılmıştı.

Misak-ı Millî’nin önemli hedefleri artık hayata geçiriliyordu.

Mudanya, Cumhuriyet’in tapu senediydi ve aynı zamanda Lozan Antlaşması’nın da kapısını ardına kadar açan önemli bir belgeydi.

Tarih bize şunu açıkça göstermekteydi:

Masa başında hayallere sığınanlar, başkalarının merhametine güvenenler ve kendi gücüne inanmayanlar, bir gün mutlaka kaybetmeye mahkûmdur.

Fakat cephede kanıyla, canıyla hakikati yazan ve o hakikatin arkasında masada dimdik duranlar, geleceği inşa eder.

Mudanya’da yapılan tam olarak buydu.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde, İsmet Paşa’nın ve silah arkadaşlarının basiretiyle kazanılan zafer, Türk milletinin onur belgesine dönüşmüştü.

Bugün bu topraklarda başımız dik, bayrağımızın gölgesinde hür bir şekilde nefes alabiliyorsak, bunun arkasında Amasya’da:

“Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.” diyen irade vardır.

Erzurum yollarında toprağın değil, namusun hesabını sormaya giden Mevlüt Ağalar vardır.

Ve Mudanya sahilinde, galip bir devletin vakarından milim taviz vermeyen İsmet Paşalar vardır.

İşte Mudanya’nın bize bıraktığı asıl miras budur.

Çünkü Mudanya bize sadece bir mütarekeyi anlatmaz.

Cesareti anlatır.

Diplomasi aklını anlatır.

Tam bağımsızlığın ne demek olduğunu anlatır.

Ve en önemlisi, bir millet kendi gücüne inandığında neleri başarabileceğini gösterir.

Kağnı, kamyonu yenemez denilmişti.

Ama o kağnılar cepheye yalnızca cephane taşımadı.

Bir milletin umudunu taşıdı.

O umut Sakarya’da, Büyük Taarruz’da, İzmir’de büyüdü.

Ve sonunda Mudanya’da diplomasi masasına oturdu.

Masada da kazandı.

Bugün bize düşen görev ise bu hikâyeyi unutmamak…

Çocuklarımıza yalnızca zaferin sonucunu değil, o zaferin hangi şartlarda kazanıldığını anlatmak…

Teslimiyet ile bağımsızlık arasındaki farkı göstermek…

Ve en zor zamanlarda bile milletin kendi iradesine güvenmesi gerektiğini hatırlatmaktır.

Çünkü tarih bazen bir savaş meydanında yazılır.

Bazen de bir masanın etrafında…

Mudanya’da olduğu gibi.

1918’de başı öne eğilen bir millet, 1922’de başı dik bir şekilde o masadan kalktı.

İşte bunun adı Millî Mücadele’dir.

İşte bunun adı Mudanya’dır.

Ve işte bunun adı, bir milletin yeniden ayağa kalkarak kendi kaderine sahip çıkmasıdır.

Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları olmak üzere, bu vatan uğruna can veren aziz şehitlerimizi ve gazilerimizi rahmet, minnet ve saygıyla anıyorum.

Mudanya Mütarekesi’nin 104. yılı kutlu olsun.

Daha Fazla Göster

Abdullah Şahin

Tarihçi – Yazar

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

Başa dön tuşu
Kapalı